He-ce

03.11.2021
313
A+
A-
He-ce
  • Türkiye’de üniversite sınavına hazırlanan bütün gençlere ithâfen… 

 

O vakitler okula gitmiyordu daha. Kendi kendine yeten hayatında koca bir boşluğun tek karakteriydi. Evin kocaman holünde, ona ayrılan yatakta hayal kurduğu zamanlardan bahsediyorum. Elinde yaşına uygun olmayan Big Larousse ansiklopedileri ve ağabeyinin lise üç kitapları… Karıştırıp duruyordu içinde görsel olan her sayfayı. Akşam kuracağı hayaller için malzeme biriktiriyordu. Her günü bu şekilde geçen bir çocukluğu vardı. Yok yok o kadar da değil. Bir filozofun hayatı değil bu sonuçta.

Yine memurların akşamüzeri elinde filelerle eve döndüğü bir günde, evin holünde oynuyorlardı hem komşuları hem de dayısının çocukları olan yaşıtlarıyla. Her gün farklı bir meslek grubunun canlandırmasını yapıyorlardı küçücük hayatlarında. Her gün farklı mesleğe bürünen kişilikler olmak onlara gerçekten mutluluk veriyordu. O zamanlar gelecekteki kişiliklerinden haberlerinin olmayışından kaynaklanıyordu galiba yüzlerindeki saflık ve tebessüm.

Beklediği bir gün vardı ki o gün onların bayramı olurdu: Cuma günü. Mübarek gün olduğundan falan değil, tamamen çocuk aklıyla kutsanmış bir gün. Cuma günleri kesintisiz her hafta diğer çocuklar ile birlikte taşradaki hastaneden dayısının gelmesini bekliyordu. Dayısı o zamanlar orada yöneticilik yapıyordu ve hastanenin kendisine tahsis ettiği lojmanlarda kalıyordu eşiyle birlikte. Her hafta sonu ailece dedelerine kalmaya geliyorlardı. O da dedesi ve anneannesi ile birlikte yaşayan kuzenleriyle gelmesini bekliyordu dayısını, yerden bir buçuk metre kadar yükseklikteki evin girişindeki merdivenlerin üstünde.

Süpermarketlerin yeni yeni artmaya başladığı ve küçük esnafın kara kara düşünmeye başladığı yıllardı o vakitler. Zaten televizyonlardaki spikerlerin ses tonundan anlaşılıyordu o zamanların çalkantılı geçtiği.

Uzun lafın kısası dayısının onları arabayla markete götürmesi için heyecanlı bir bekleyiş vardı merdivenlerde çünkü markete her hafta birbirinden renkli, hayal dünyalarını ve oyunlarını süsleyen oyuncaklar geliyordu. Hayal dünyaları derken de televizyondaki çocuk kanallarından gördükleri ve onları sürekli uyaran ve almaya teşvik eden oyuncaklardı zaten. Yeni yeni anlatılmaya başlanmıştı bültenlerde o reklamların zararları ve çocukları nasıl da yönlendirdikleri. Ee tabi çocuklar ne anlasın o yaşlarda  “bilinçaltı” nedir diye. Herkes geçim derdinde… Aslında çocuklar o oyuncakları almak için değil, görmek için gitmek istiyordu markete çünkü o zamanlar çocukların oyuncak sepetlerinde en fazla yedi sekiz tane oyuncak olurdu. Şimdilerde olduğu gibi bir oda dolusu oyuncak yoktu evlerde. O zamanlar oyuncağa ayrılan para, mutfak masrafı olmak zorundaydı. Ellerinde olmayan oyuncakların yerine başka oyuncaklar koyarak sanki o oyuncaklarmış gibi tavır alıyorlardı çocuklar. Kendilerini teselli etmeyi o yaşta öğrenmiş olmalılardı.

Yine okulların yeni açıldığı ve yağmurların yeryüzüne ara sıra uğramaya başladığı dönemlerdeki bir cuma günü merdivenlerin üstünde dayısını beklerken, etraftaki balkonları ve sokaktaki insanları izlemeye dalmıştı kuzenleriyle. Sokağın sol tarafında bulunan elektrik direğinin altında cipslerden çıkan tasolarla oynayan çocuklar, eşeğin üzerine yüklediği pazı ve maydanozu satmak için bağıran seyyar satıcı bir de bisikletiyle mahalleyi turlayan dedesi Kore gazisi Hüseyin vardı kadrajında. Tam o esnada mahallenin başında bulunan bakkalın karşısındaki yokuştan bir pikap hızla mahalleye girmişti. Pikabın arka kapağından gelen ses bütün dikkatleri oraya yöneltmişti. Olan oldu!

Şimdi gelen araba, o hızla bisikletiyle tur atan Hüseyin’e çarptı desem gerçekten Türk sinema tarihindeki klasik sahneler hemen zihninizde canlanır biliyorum. Ya da pikap elektrik direğinin yanındaki ağaca bağlı eşeğe çarptı desem hemen aklınıza bitmek bilmeyen duruşmalar, mahkeme salonları ve mağdur olmuş bir seyyar satıcı, avukatlar, hâkimler, mübaşirler gelecek ki bu da ilk senaryodan farksız değil zaten.

Olan oldu dedim ya! Pikap ani bir fren yaptı. Tabi o esnada Hüseyin aracın hızından korkup yokuş aşağı inmişti. O da ayrı komik bir detaydı. Caddenin diğer tarafındaki çocukların kahkahalarından anlaşılıyordu.

Pikabın içindeki şoför, aracı sağa çekti. Şoför mahallinden yengesi, şoför koltuğundan ise dayısı inmişti. O ve kuzenleri koşarak pikaba yaklaştılar, bagajdan yanlarında getirdikleri ağır olmayan çantaları yüklenip dedelerinin evindeki sehpaların bulunduğu boşluğa bıraktılar. O esnada şaşkınlığı devam ediyordu. Nereden çıkmıştı bu araba?

Çocukları hazin bir arabesk şarkının verdiği keder kaplamıştı adeta. Belki sevdiğinden ayrılık SMS’i alan genç kadar hüzünlü değillerdi ama kesinlikle ona yaklaşan bir hüzün vardı içlerinde. Gayet belli ediyordu kendini düşen suratlar.

“Acaba neden dayımlar kendi arabalarıyla gelmemişti?”, “Yoksa bu hafta gidemeyecek miydik markete?” diye düşünürken başladı dayısı anlatmaya ninesine yolda başlarına gelenleri. Meğer yola yeni çıktıkları bir vakit araç hareket halindeyken teker patlamış ve araç gidemeyecek hale gelmiş. Tabi küçük oldukları için arabanın sorununu ve terimleri tam kestiremiyordu. Mecbur durmak zorunda kalmışlar. Dayısı hastaneden arkadaşını arayarak durumu anlatmış. Arkadaşı da yanında bir çekici getirerek arabanın taşınmasına yardımcı olmuş. Dayısının arkadaşı ona isterse arabasını kısa bir süre ödünç verebileceğini söyleyince ve biraz da ısrarcı olunca kabul etmiş dayısı. Araba da biraz eski olduğu içindi galiba dayısının mahalleye hızlı girişi çünkü eski arabalar sorunlu olur genelde. Bu konu için başka bir açıklama düşünememişti o zamanlar.

Hava kararmaya yakın umutları tükeniyordu. Sanırım bu hafta gidemeyeceklerdi oyuncakları görmeye. Karadeniz’de gemileri batmak üzereydi ki nineleri tam zamanında yetişmişti. Akşama balık yapacaklarmış ve balıkların dışını bulamak için mısır unu gerekiyormuş. Yaşadıkları yerde yemeklere pek katılmadığı için mısır unu her zaman bulunmaz evlerde. O gün de ne kerametse bitmiş. Dayısı da hemen telefonunu ve araba anahtarını alıp unu almak için hazırlandı. Kuzenleri teyzesi ve dayısıyla birlikte marketin yolunu tutmuşlardı.

Bu sefer gittikleri süpermarket her zaman gittikleri market değildi. Burası daha büyüktü, üstelik burada oyuncak bölümü yoktu. O da mecburiyetten çevredeki nesnelere dikkat kesilmişti. Şampuanlar, hazır tatlılar, meyveli yoğurtlar, mangal kömürleri, buzdolabı poşetleri… Başladı kısık bir sesle ve kurallara uygun olmayan öğretici bir eda ile kuzenine mırıldanmaya “pa-zı”. Dayısı göz ucuyla yokluyordu kuzeniyle onu. Dalga geçer bir üslupla ve komik bir ses tonuyla “Okumaya mı geçtin lan sen okula gitmeden?” dedi. Özgüven eksikliğinden kaynaklı susmuştu ve biraz da gözlerini kaçırıyordu ondan. Et satılan yere geçince devasa bir koç fotoğrafının bulunduğu bir billboard’un yanındaki yazıyı hecelemeye başladı. Bu sefer daha sesli bir şekilde “şar-kü-ter-i”. Taşrada kullanılan Türkçe, toplum yüzünden üzerlerine sinmişti. O yüzden olacak herhalde, et kesen görevli ona bakmıştı. Dayısı bu sefer şok olmuştu. Nasıl olmuştu da bu kelimeyi okuyabilmişti? Dayısı teyzesiyle bakıştıktan sonra ona dönüp “Sen gerçekten okuyorsun yav!” demeye başladı. Alışverişlerini bitirdikten sonra eve dönmüşlerdi. Eve döndüklerinde yemek vakti geldiği için kendi evine gitmişti o.

Yemek vaktinden sonra dedelerine gidince dayısı üçüncü sınıfa giden kuzenine eski okuma kitaplarından birini getirmesini söylemişti. Başladılar yavaş yavaş okumaya. Evet okuyordu. Şimdilerde düşününce hâlâ aklına gelmiyor nasıl öğrendiği. Büyük ihtimalle ağabeyinin lise kitaplarıyla ya da annesinin ona aldığı çizgili defterler sayesinde öğrenmişti okumayı.

Bugün ise üniversite sınavına üçüncü kez hazırlanan, iki kere toplum baskısına ve eğitimli-eğitimsiz bütün tanıdıklarının yönlendirmesine maruz kalan bir “üniversite hazırlık” öğrencisi. Bazı şeyleri insanların kendisinin fark edeceğinin bilincinde olmayan insanların arasında nefes alıyor.

 

Tam da şimdilerde bütün sınav adaylarıyla birlikte TÜ-KE-Nİ-YOR-LAR.

Emre Yüksek
Emre Yüksek
üniversite sınavına sayısalcı girip eşit ağırlıkçı olarak çıkan, marmaranın merkezinde koşuşturan lise çantalı bir öğrenci.
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.