Altı Çizili Cümleler: Var Mısın? – Doğan Cüceloğlu

11.11.2021
78
A+
A-
Altı Çizili Cümleler: Var Mısın? – Doğan Cüceloğlu

ALTI ÇİZİLİ CÜMLELER: VAR MISIN? – DOĞAN CÜCELOĞLU

Keşiflerin en zoru, belki de altından ne çıkacağının dahi tam olarak belli olmadığı benlik keşfidir. İnsan, adeta ulu bir ummandır. Doğan Cüceloğlu hoca da bu ulu ummandan bir parça olarak kendi hayat ve keşif yolculuğunda elde ettiklerini bizlere ‘Kendini Keşfetmeye, Zorluklarla Başa Çıkmaya Var Mısın?’ diyerek ve güçlü bir yaşam için öneriler vererek sunuyor. Bizler de bu yolculuğa gerek başladık, gerekse gayretindeyiz. Belki doğru yoldayız, belki yanlışımızdan yeni sapıyoruz doğrulara. Ama en önemlisi biliyoruz ki bu keşif yolculuğu rehbersiz olmaz. O halde hızlı bir giriş yapalım, Doğan hocanın cümleleri ve şahsımın yorumlarıyla yolculuğumuzun ilk adımı olan mentor arayışımızla başlayalım.

‘’Etrafımda nasihat edenler vardı ama asıl ihtiyacımın sohbet edebileceğim bir mentor olduğunun farkında değildim.’’ diyor Cüceloğlu hoca. Peki mentor kimdir, hocamızın cümleleriyle öğrenelim.

‘’Mentor kimdir? Mentor insanın akıl danıştığı, bilgisine ve deneyimine güvendiği bir tür akıl hocasıdır. ‘’

Hepimiz sohbete, muhabbete bağımlıyızdır adeta. İnsan dediğimiz varlık, yalnızlık üzerine yaratılmamıştır. Bir iki tanış olur, hemen bir topluluk oluştururuz. Doğan Cüceloğlu, oluşturduğumuz bu toplulukları ‘ekip’ olarak tanımlıyor. Kurduğumuz bu ekipler birçok farklı ortamı oluştuyor haliyle. Ailemizle bir ekibizdir, çalıştığımız iş yerindeki kişilerle bir ekibizdir, okuduğumuz okuldaki kişilerle de ayrı bir ekibizdir. Bu ortamlarda insanların bağını kuran şey ise sohbettir. Yaşımız veya tecrübemiz hasebiyle mutlaka bu ortamlarda bizden büyük ve olgun kişilerle tanışmış olacağız. Başımızın sıkıştığı, kafamızın karıştığı anlarda aklına, bilgisine güvendiğimiz bu kişilere danışmak isteyeceğiz.

Cüceloğlu’nun ‘’Bir gençle mentor arasında en etkili ve en verimli iletişim tarzı sohbettir. Mentorun gerçek etkisi kurduğu sohbet içinde kendini gösterir; yalnız başkasıyla sohbet edebilmek için öncelikle kişinin kendisiyle sohbet etmesini bilmesi gerekir.’’ cümlesiyle kendimize seçtiğimiz danışmanlarımızı -akıl hocalarımızı- aslında bize o istediğimiz sohbet ortamını yaratabildikleri için gittiğimizi anlıyoruz.

‘’Bir ergenin en nefret ettiği şey kendisine nasihat edilmesidir. Ama sohbet bambaşka. Sohbet ruhun gıdasıdır, özellikle de gençler için.’’ diyor aynı zamanda Doğan hoca. Bireyler, karşılarındaki kişilere ‘sen bana ne yapmam gerektiğini söyle, ben de onu yapayım’ gibi bir düşünceyle dertlerini anlatmazlar. İçlerinde elbet cevaplamak istedikleri sorular mevcuttur fakat bu sorulara net cevap beklemezler. Ruhlarında oluşan karartıların aydınlığa çıkartılması gerekirken oluşan isleri silebilmek her yiğidin harcı değildir. Bizlere dertlerini yanan kişilere ‘şunu yap, bunu yap’ dediğimizde onlara yardımcı olmuyoruz aksine kalplerini bulanıklaştırıyoruz sadece. Dertler cevaplarla değil, sorularla çözülür. Bir şekilde danışılan pozisyonunda isek amacımız problemi çözmek değildir, problemi çözdürmek olmalıdır. Bazen anlamsızca arkadaşlarımızı dinlemekten çok vereceğimiz cevapları düşündüğümüz oluyor. İşte tam olarak sıkıntı burada. Sohbeti burada kaçırmaya başlıyoruz. Gerek ‘mentor’ gerek ‘arkadaş’ olarak yakınlarımızın sorunlarıyla karşı karşıyaysak sorularla ve gerçekten sorunu anlamlandırmaya çalışarak danışan kişinin ruhunu besleyeceğiz. Sorunu çözen kişi değil, destekçi olan kişiler olacağız. Maalesef her birey kendi manevi dünyasında güçlü olamayabiliyor, sorun çözen pozisyonunda olduğumuzda hem kendi dünyamızda istemsizce ukalâlaşabiliyoruz hem de başkalarına bağımlı kişiler yaratabiliyoruz.

HAYATIN ANLAMI NEDİR?

‘Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var’ alt başlığıyla yapılan söyleşide bireysel ve toplumsal açıdan hayatın anlamının ne olduğunu Doğan hocamızın cümleleriyle, yeni bir bakışla tekrar birlikte anlamlandıralım.

‘’Birey yaşamının anlamını ancak bir ekip içinde sorumluluk alarak bulur.’’ diyor Doğan Cüceloğlu. Zaman zaman hepimiz kalabalık ortamlarda kahkahalarımızı fark etmeden yakalamışızdır. Yalnızken yaşayamadığımız mutluluk anlarını bir ekibin içerisindeyken buluruz. Tıpkı bu durum gibi istemsizce, insani duygularla bir şeyler üretmek isteriz. Ürünümüz her ne olursa olsun; bir şiir, bir oyuncak yahut bir yemek de olsa birlik olma, ekip olma eğilimimiz vardır. Yaşamın anlamını bu sebepten tek başımızayken anlayamayız. Karnımız doysun diye yaptığımız o yemek nedense arkadaşımızlayken bir mutluluk aracı olur bize. Ürettikçe de amacımıza ulaşırız. İçerisinde bulunduğumuz ekipte, ekibi aile olarak tayin edersek; sorumlu olduğumuz rol evlat olmamız ise sorumluluğumuz da ebeveynlerimizin bizler için oluşturduğu koşullar dahilinde onlara yardımcı olmaktır. Çalışan anne-babaya sahipsek ev işlerinin bir ucundan tutarak onlara yardımcı olmak, kendi alanımızın düzenini sağlamak, kardeşlerimiz varsa onlarla ilgilenmek gibi şeyler de bizlerin sorumluluk bilincini oluşturan davranışlar olacaktır. Tekrardan hocamızın cümleleriyle konuyu toparlayalım.

‘’Sorumluluk bilinci, ‘biz’ anlayışının temelidir ve kendini ‘biz’in bir üyesi olarak gören kişi ne yapması gerektiğini bilir.’’

‘’Kişi ekibin sorumlu bir üyesi olduğunu anladığı zaman hayatta artık sorunlar yerine çözümler üretmeye başlar.’’

Düşündüğümüz ekip sadece aile özelinde değildir tabi ki, söylediğimiz gibi bu ekipleri genişletebiliriz. Sorumluluk bilinci iş yerimizde üzerimize düşen görevi layıkıyla yapmakken okulumuzda derslerimizi iyi kavramak ve sınavlarımızda öğrendiklerimizi tasdiklemek sonucunda da mesleğimizde yetkin hale gelmektir. Örnekleri daha da çoğaltabiliriz fakat bu kadar yeterli diyerek başka bir konuyu ele alalım.

Son derece önemli bir soru soruyor bize Cüceloğlu hoca. Diyor ki: ‘’Şimdi ve burada, bir başkasının kriterlerine göre var olmaya çabalayan bir insan mısın; yoksa kendi bilincinle oluşturduğun ölçütlere göre eyleme geçen biri misin?’’

Bu soru nedense insanın ciddi bir biçimde canını yakıyor. Toplumumuzu çok iyi anladığını ve özümsediğini düşündüğüm psikolog yazar Cüceloğlu hoca da haliyle toplum psikolojisinin dayatmacı unsurlarından olan ‘elalem’ kavramını suratımıza çarparcasına iç dünyamızı bu soruya maruz bırakıyor. Okurken düşündüğüm birkaç husus mevcuttu. İnsanların düşüncelerini neden olması gerekenden fazla önemsiyoruz? Neden hareketlerimizi onların memnuniyet skalasındaki maddelere göre belirliyoruz? Gelip geçecek olan sonlu bir dünya yaşıyoruz ve bunun bilincindeyiz. Bilincinde olmalıyız ve hatta ona göre yaşamalıyız. Şahsi kanaatime göre madem ölçüt olarak illa ki kendi bilincimiz dışında bir şey arıyorsak bu yine fani olan dünya gibi fani insanlar olmamalı, ebedi olan bir şey olmalı. Bu ebedi olan şeyin ise Din-i Mübin-i İslam olması gerektiğinin; memnun etmemiz gereken zatın ise de Allah-u Teala olması gerektiği kanısında ve bilincinde olmalıyız.

Hayatımızın hangi aşamasında olursak olalım, bir yerlerde tıkandığımızı hissettiğimiz anlar, günler daha da fazlası aylar, yıllar geçirebiliyoruz. Peki kendimize bu ilerleyemeyişimizin nedenlerini sorduğumuzda tatmin edici cevaplar verebiliyor muyuz? Bu sorunun cevabı da belki evet belki hayır. Hiçbir problemimiz olmadan geçirdiğimiz zamanların ardından aniden moralimizin, motivasyonumuzun aşağılara çekildiğini fark ederiz. Cüceloğlu’yla söyleşiyi gerçekleştiren Deniz Bayramoğlu da sorularını hocamıza yöneltirken çok manidar bir cümle kurdu. Her birimiz için tam isabet bir cümle: ‘’İnsan, gündelik başarı hissi tatmin edilmesi gereken bir varlık.’’ Gündelik başarı hissimiz tatmin edilmediğinde olan umutsuzluk hissi ise bizi kendine tutsak hale getirebiliyor.

UMUTSUZLUĞU NASIL AŞARIZ?

Türk toplumunun psikolojisini büyük ölçüde çözen Cüceloğlu, genel manada ülkece yaşadığımız umutsuzluk hissini nasıl çözebileceğimizi bizlere anlatıyor. Hocamızın cümleleriyle umutsuzluk girdabımızdan nasıl çıkacağımızı öğrenmeye çalışalım.

‘’Umutsuzlukla mücadelede öğrenilmiş çaresizliğin üstesinden gelebilmek önemlidir. Ve bunun da yolu ufacık da olsa ilk adımı atmaktır.

İlk adım: Ülkenin sorunlarını konuşmaya başlamadan önce kendinle, ailenle, işinle ilgili geliştirip güçlendirmen gereken bir sorumluluk duygusu. Ailede sorumluluk almanın önemini herkes kavrayacak ve herkes kendine düşen görevi yapacak. Bir tek şey değişse, bir tek şey: Her bir yetişkin vatandaş etki alanı içinde sorumluluğunu en iyi şekilde yapma bilincini uygulasa, her ailede bu olsa yirmi yılda Türkiye çok farklı bir ülke olur.’’

‘Her işin başı aile’ derler ya tam da ondan bahsediliyor. Aile, bireyler için adeta küçültülmüş toplumlardır diyebiliriz. Ailedeki rolünün ve sorumluluk bilincinin farkında olan kişiler, toplum içerisindeki rolünün ve sorumluluklarının da farkında olurlarsa ve bunları yerine getirirlerse -her bir birey için düşündüğümüzde- hocamızın da dediği gibi işte o zaman Türkiye çok farklı bir ülke olacak.

Rollerinin ve sorumluluklarının tam anlamıyla bilincinde olan kişiler, umutsuzluğa düştükleri vakit en azından tutunabildikleri küçücük bir alanda bir adım attıklarında kendilerine gelebilmektedirler. Atılan ilk adım, atılacak olan binlerce adımın ve alınacak olan kilometrelerce yolun teminatı olacaktır.

 

 

Umuda atılan adımlarınız adına şahsımca ‘Yeni Türkü tarafından bestelenen Edip Cansever’in Umut şiiri’nin ezgi halini dinlemenizi tavsiye ederim.

Sıla Durak
Sıla Durak
Sanat üzerinde izler bırakma istikametinde. Mimari, edebiyat, biraz da medya ve iletişim.
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.