Aynur Dilber ile Söyleşi

13.06.2021
267
A+
A-
Aynur Dilber ile Söyleşi

– Söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizi tanımak istiyoruz. Aynur Dilber kimdir?

Rica ederim. Trabzon doğumluyum. Yirmi beş yıl boyunca dağla, denizle, kuşla, böcekle, çiçekle iç içe yaşadım. Tabiatın insana çok şey kattığını düşündüğüm için özellikle bunu belirtmek istedim. Tabiat insanın kendiliğini, karakterini inşa ediyor siz farkında olmasanız bile. Çocukken kurduğum içsel dünyanın farkındaydım. Herkesin içsel dünyasından benimkini ayıran neydi? Belki dünyanın yıkılacak olmasıyla çok küçük yaşta tanışmam ve hayata bağlanacak olan ilmiğimin hep zayıf olması, o halkayı bir şeylere tutturma çabası, kopuşu biraz erteleme gayreti. Öte yandan eylemde bulundukça insan varlığının sonlu olmasının dehşetini büyütme bu. Yine de bakılacak bir gök var şimdilik. Şeylerin kesinliği beni öyle terk etti ki her kurduğum cümleye içimden anında bir ses muhalif oluyor ya da hemen başka ihtimal sunuyor. İnsanın kim olduğunu ifade etmesi çok zor. Sonsuza doğru genişleyen uzay gibiyiz.

– Kitabı mutsuz aile çocuklarına ithaf etmeniz çok anlamlı. Mutsuz Aile Çocukları isimli bir öyküyü de onlara ayırmışsınız. Kitaptaki üç tek isimli ilk öykünüzde de Memed ve abisini gördük. Abisi İstanbul’a gitmek istiyor. Memed’de çocuk muamelesi gördüğü için biraz muzdarip. Yaşından büyük bir psikolojik hali var. Siz de öğretmen olduğunuzdan dolayı birçok çocukla görüşüyorsunuz. Kitaba bu ithaf ve öykü özelinde bir girizgah yapabilir misiniz?

Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır, diyor Tolstoy bir başeser olan Anna Karenina’nın girişinde.  Biraz buradan mülhem. Mutlu çocukların, insanların nesini konuşalım? Onlar zaten mutlu. Belki bunun gerçek bir mutluluk olup olmadığını sorgulayabiliriz. Çocukluk kapıyı çarpıp da çıkıp gidebileceğin bir dönem değil. O kapıyı çarpıp gitmek belki bir ömür bile mümkün değil. Bir kapıdan içeriye doğuyor insan.  Dönüp dönüp oraya geliyor. Hiç gelmezse bir tahta kutunun içinde geliyor.  Şartlarını değiştirmek o dönemde çok zor. Çocukken ailesiyle sorun yaşayanların, ailesini terk edenlerin iyileşmez bir hasar aldıklarını düşünüyorum. Öyküde Memed yoksul bir ailenin çocuğu. Yoksul aileleler de çocuklar neredeyse hemen büyür. Memed bu manada yaşından daha olgun.  Bu kitabı onlara ithaf ederek yalnız olmadıklarını hissettirmek istedim.

– Çocuklar üzerinden konuşmaya sizin çocukluğunuzdan devam edelim. Trabzon doğumlusunuz. Öykülerinizde Karadeniz’e dair birçok betimleme mevcut. Bir söyleşinizde “deniz benim kendimi annemin karnında hissettiğim yer” diyorsunuz. Karadeniz, yazın dünyanızda nasıl bir etki bıraktı? Çocukluğunuza dair hatırladığınız masallar ve hikayeler var mı?

Karadeniz’e dair birçok betimleme mevcut mu pek emin değilim. Dediğim gibi yirmi beş yıl boyunca içinde soluduğum yer. Somut betimlemeler olmasa da bir dağın heybetine muhatap olmanın insan ruhunda silinmeyecek bir izi var. Dik yamaçların, zorluğun, meşakkatin sizi daha güçlü olmaya zorladığı bir coğrafya. Daha mücadeleci, dayanıklı olmanızda katkısı var. Belki haşmetli tabiatın altında ezilmek de var. Ben onunla beslendiğimi düşünüyorum. Denizi annemin karnı olarak hissetmenin bir nedeni sanırım dünyayla ilişkisinin kesik olması. Anne karnı dünyadan öncesi demek. Suyun içinde de insan ayrı bir aleme geçiyor. Dünyanın sesi yok orada. İnsan eli değmemiş oraya. Suyun, varoluşumuzun kaynağını denizde, esrarengiz bir şekilde sanki bütün duyulardan ayrı bir duyuyla deneyimliyorum. Henüz kirlenmemiş, daha dalından elma koparılmamış o ilk  mesut ana uzanır gibi.

– Öykülerinizde hoca öğrenci ilişkisi, ismini değiştirmek isteyen bir kız öğrenci, züppe olduğu için hocasını sinir eden fakat sonucunda kaportacıya düşen bir öğrenci ve züppeliği kabullenmeyen gururlu bir öğretmen gibi okula dair birçok olay ve karakter mevcut. Öğretmen olmanız dolayısıyla bu durum tabi ki bizi şaşırtmıyor. Fakat sadece öğretmenlikle alakalı bir durum değil gibi. Öğrencilik hayatınız da öykünüzü beslemiş. Yanılıyor muyum? Öğrencilik yıllarınız ve edebiyat ilişkisi bağlamında neler söylemek istersiniz?

İsmini değiştirmek isteyen kız özellikle bir öğrenci hikâyesi değil. Kendi varlığını sürekli oluşturma çabası onun ki. Varolma arzusu. Başkasının isimlendirmelerini, sıfatlandırmalarını reddetme. Kitapta özellikle öğrenci öğretmen ilişkisine dair hikâye yok. Fakat okul hayatımın bir parçası. Hayat bizi her anıyla ister istemez etkiliyor, düşündürtüyor hatta şekillendiriyor.

– Öykülerinizdeki bazı karakterler güvensizlik dolayısıyla kaybediyor. Dünyanın Son Harikası öykünüzde kendisine güveni olmadığı için aşkını itiraf edemeyen bir karakter var. Sonunda istediğini elde etse de kavuşamıyor. Buyurun Ben Hakkı öykünüzde ise Selda karakteri kocasına güvenmediği için bir fotoşop tezgahına geliyor. Neticede ailesi dağılıyor. Bu iki öyküde de güvensizlik halinin ne kadar kötü sonuçlara yol açtığını görüyoruz. Güvensizlik temasını işlerken nasıl bir mesaj vermeyi düşündünüz?

Hikâyelerde o duyguyu yaşatmaya çalıştım. Mesajı okur bulsun.

– Kimi zaman yüzleşmek veya olana şükretmek yerine uzaklaşırız ve huzuru uzaklaşmakta ararız. Bu uzaklaşma bazen iyi hissettirse de bir müddet sonra yine aynı huzursuzluk haline kapılırız. “Meğer gördüm sandıklarım beynimdeki karanlık pencereye yansıyanlarmış. Ama görmek asıl kalbin nurlu penceresinden bakmakmış.” cümleleriyle bu huzursuzluk halinden kurtulmanın formülünü veriyorsunuz aslında. Formül, Kalbin Nurlu Penceresinden Bakmak. Nasıl bakılır peki bu nurlu pencereden? Herkes kendi penceresini mi bulur?

Gözün gördüğüne yorum katan, anlam veren insan. Görme olayı fiziksel olarak beynin karanlık yerinde gerçekleşiyor. Orayı aydınlatan sensin. Tam olarak insan olmak bu demek. Kendi karanlığını aydınlatmak. İnsan bir madde yığını değil. O madde yığını dünyanın en başarılı insanı olsa fakat biri tarafından sevilmese, görülmese, dinlenilmese başarısı ona varım, buradayım duygusunu hissettirmez. Herkes kendi bakışını bulmalı. İnsanın tek bir düşmanı var, kendisi.

– Hayat Çok Güzeldi öykünüzün sonunda “böyle şeyler sadece filmlerde olur” dedim ister istemez. Filmde kavuşan çiftler öyküde kavuşamıyor. Öykü filme göre daha dürüst. Bir film sahnesini öyküleştirdiğiniz için bu soruyu sormak istedim. Senaryo yazmayı düşünür müsünüz? Öykülerinizi yazdığınızda kafanızdaki kurguyu senaryo haline getiriyor musunuz? Getiriyorsanız bir örnekle bunu anlatabilir misiniz? Bir öykünüzün senaryosunu yazsanız hangi öykünüzü yazmak isterdiniz? Sebebini de belirtirseniz sevinirim. Biraz uzun bir soru oldu ama bazı öykülerinizi okurken aklımda Filiz Akın ve Cüneyt Arkın dolaştı sürekli.

Üç Tek’i yazarken yazarı bir kamera gibi düşündüm. Olayları olduğu gibi yansıtan. Genel olarak senaryo mantığıyla hareket etmiyorum hatta senaryo nasıl yazılır bilmiyorum. Fakat sinematografik olarak hayatı karelere indirgeyip, detayı göstermek, üzerine düşünmek beni etkiliyor. Bir tabloyu seyre dalıp tefekkür etmek yani. Üç Tek adlı öykümün senaryolaşmasını isterdim.

– İsim Defterleri öykünüzde Ahnar ismini kullanıyorsunuz. İleride de bu isme özel bir öykünüz var. Ahnar çok sık duyduğumuz bir isim değil. Bu ismin hikayesinden bahseder misiniz?

Ahnar kendisinin özel olduğunu hisseden bir karakterdi. İsminin de yalnızca kendisine ait olması gerekiyordu. Ah ve nar kelimelerinden bir isim verdik ona. İsim Defterleri’nde isim arayan kızın Ahnar adlı öyküde kendine bir isim, hayat bulup bulamayışı söz konusu.

– Şiir yazdığınızı biliyoruz. Öykülerinizde hep içe dönük karakterler seçmişsiniz. Şiirinizde de bu durum var. Bir Kuzuyken Leopara Dönüşmek şiirinizden birkaç mısra okumak istiyorum: “varsa günahına ortak olacaklar/orasıdır senin yurdun/değil ruy-i zemin/yalnız içindir senin yurdun” yazarlar neden içe dönük bir tavır sergiler? Bunu siz de söylemiştiniz bir söyleşinizde.

İç derinleşmeye başladığın yer. Şeyin özü, aslı manasına da geliyor bir bakıma. Söz iç’ten geldiği için sözü olan zaten iç’ten geliyordur. Her insanın zorunlu olarak içsel hayatı vardır. Bazıları onu hazine bilir, bazıları bu hazinenin farkında olmaz. Yalnız içe dönük demek dışa kapalı olmak gibi algılanmasın. Yazarın dış dünyayı, rüzgârın yaprağı nasıl titrettiğini, bir dalganın kendine dönerken hangi rengi aldığını, insanın kırılınca hangi sesleri çıkardığını… bunları iyi gözlemlemesi, deneyimlemesi gerekir.

– Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Son olarak okurlarımıza neler söylemek istersiniz?

Ben teşekkür ederim. Kocaman sözler ediyor olabilirim. Acziyetimin farkındayım. Güzel bir ömür diliyorum onlara.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.