Yusuf Öcalan ile ”Fuad Çağlar” Hakkında Söyleşi

26.05.2021
106
A+
A-
Yusuf Öcalan ile ”Fuad Çağlar” Hakkında Söyleşi

Burak Çetik: Söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Öncelikle sizi tanımak istiyoruz. Yusuf Öcalan kimdir?

Yusuf Öcalan: Yusuf Öcalan bendeniz. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunuyum. Eğitimcilik yapıyorum. Diksiyon dersleri veriyorum. Sinema ve televizyon üzerine çalışmalar yapıyorum. Radyo, televizyon programcılığı ve sunuculuğu yaptım. İstanbul’da yaşıyorum.

Burak Çetik: Fuad Çağlar ile nasıl tanıştınız? Fuad Çağlar’ın da hayatı hakkında biraz bilgi verir misiniz?

Yusuf Öcalan: Ben İstanbul İmam Hatip mezunuyum. İstanbul İmam Hatip Lisesi, Türkiye’de kurulan ilk imam hatip liselerinden birisidir ve çıkardığı mezunlarıyla, İstanbul olması hasebiyle de, imam hatip camiasında farklı bir yeri vardır. 1985 senesinde mezun oldum. Rahmetli Fuad Çağlar’da Tokat’ta imam hatipte okumuş, ortaokulu bitirip lise çağına geldiğinde, kalıbına sığmaz birisiydi.

Daha sonra buna değiniriz de, eğitim hayatında biraz daha kaliteyi arttırmak, yeni insanlar tanımak, İstanbul’un cazibesiyle, bir de o zamanlar da etrafında neler anlatıldıysa İstanbul İmam Hatip’e gelip burada okumak istemiş. Ailesini ikna etmiş. Referanslarını almış eşinden, dostundan. Bir şekilde İstanbul İmam Hatip Lisesine kaydını yaptırmıştı. Tabi o geldiği zaman biz mezun olmuştuk. Yani okuldayken, lisede Fuad Çağlar ile öğrenciliğimiz olmadı.

Bizden küçüktür. Üç veya dört yaş küçük olduğunu biliyorum. Fuad Çağlar imam hatip’e geldiği zaman tabi ki meraklı ve etrafını genişletmek istiyor. Tanışıklığını arttırmak istiyor. Yani akranlarıyla olan beraberliği ve sınıf arkadaşlığı yanında, bir üst sınıftaki ağabeyleriyle de tanışmak istiyor. Onların öğreteceği bir şeyler vardır muhakkak ki, İstanbul İmam Hatip geleneğinde bu yaygındır.

Burada gayretleriyle, başka sınıflardan, büyük ağabeylerden kimler vardı, kimlerle tanışabilirim düşüncesiyle bir koşuşturma içerisinde. O dönem de Allah Teala’nın lütfuyla yaşadığımız öğrencilik de kazanımlarımız ve orada miras bıraktığımız güzel hatıralar ile ekip olarak arkadaşlarımızı tanımakla ilgili büyük bir iştiyak duymuş.

Çok kıymetli arkadaşlarla beraber okudum. Mezun olduğumuz dönemin arkadaşları bir başka kıymete haizdir. Bu sadece benim kendi kişisel duygularımı ifade ettiğim bir cümle olmasın. Türkiye’de birçok hayırlı işe imza atmış, öncülük etmiş, bulunduğu yerlerde iş başarmış kıymetli arkadaşlarla mezun olduk.

İşte Fuad’da bunları duyup merak ederek bu abilerimle tanışabilir miyim, onlarla bir arada olup meclislerde paylaşabilir miyim diyerek tanışma gayretinde. Edebiyle , saygısıyla gelip gidiyor, tanışmak için gayret ediyordu. İşte bu mezunlar toplantısında, mezunlarla okuyan arkadaşların ilişkilerinde, git gellerde tanışıklığımız oldu. Böyle hatırladığım yani Fuad’ı, hani kara kara gözleri, kömür gözlü denir ya. Simsiyah saçları, kara kara gözler, cin gibi böyle yerinde durmuyor, adeta yuvasından fırlayacak gibi.

Yani ağabeylerinin anlattıklarıyla ilgileniyor. Dikkatle dinliyor ve sorular soruyordu. Soru sormak önemli bir haslettir. Yani bir öğrenci, öğretmenine soru sorabiliyorsa, dersleriyle alakalı veya bir üst perdeye çıkıp da bir şeyleri akledip merak edip soru sorabiliyorsa bu apayrı bir cevherdir. Bütün öğretmenler, bütün eğitimciler, soru soran öğrenciyi çok severler. Çünkü bunda bir ışık vardır. Bunda bir umut vardır diye düşünürler.

Fuad Çağlar öğrenmeye açık ve gayretli birisiydi. İmam Hatip Lisesine geldiği zaman, İstanbul İmam Hatip’in özelliği okul dersleri dışında, takviye İslami İlimlerle ilgili takviye dersler yapılmasıdır. İster yurt bünyesinde olsun isterse çevre eğitim kurumlarında olsun geleneksel usülde eğitim verilirdi. Arapça temel eğitim olmak üzere bunun yanında tefsir ve hadis dersleri beraberinde getirilir. Özel hocalar, gönüllü hocalar buralarda hizmet ederlerdi.

Fuad’da bu derslere katıldı. Arapçası normal öğrenciye göre daha iyi. Pratik konuşabilme gayreti içerisindeydi. Bu pratik konuşmanın yanında arapça olarak okumuş olduğu medrese derslerinde de vukufiyeti gayet güzeldi. Yani ayetleri okuduğu zaman meal verebilecek şekliyle güzel bir anlayışı, kavrayışı vardı. Bu derslerin, kendisi üzerinde hem manevi açıdan hem de maddi açıdan etkisi belli oluyordu. Yani nasıl bir etkisi olur? Bir müminin üzerinde ilim, takva yoluyla kendini gösterir. Takvasını arttırıyordu. Allah Teala’ya, rasulüne rağbetini ve bu yolda yürüme gayretini arttırıyordu.

Bu da tabi kendi arkadaşları içerisinde sıyrılmasına, belli olmasına, tanınmasına sebebiyet veriyordu. İmam Hatip Lisesi’nde almış olduğu bu temel dersler ve bu kendisinin yurt dışına rahatlıkla çıkabilecek cesareti yani dil konusunda ve kendini itikadi olarak da koruma konusunda ister istemez insana biraz daha cesaret veriyordu. Çünkü seksenli yıllarda Afgan cihadının bütün dünyaya açık açık verdiği mesajlar vardı.

Artık seksenlerin ikinci yarısında, Rus ordularının büyük zayiatlar almaya başladığını, İslam aleminden oraya cihad için gidenlerin olduğunu, bu zafer haberleriyle de İslam’ın ve müslümanların zaferidir bu diyerek bütün İslam alemini dalgalandırdığı, heyecanlandırdığı gibi Fuad’da bu heyecandan, bu güzel haberlerden muhakkak etkileniyordu. Cihad yurduna karşı merakı artıyor, özlemi çoğalıyor ve orada mücahidler ile birlikte olabilmek için o haberlere çok çok dikkat etmeye başlamış.

Sadece Afganistan değil, Fuad’ın özelliği tüm İslam coğrafyalarına karşı ‘‘Müslümanlar ancak kardeştir‘‘ ayetinin getirdiği bir bilinçle bütün İslam coğrafyalarına karşı dikkati vardı. Nerede mazlum bir coğrafya varsa Fuad’ın gözü, kulağı, dikkati onun üzerindeydi. Nerede işgal edilmiş topraklar varsa, zalim idareciler tarafından idare edilen İslam beldelerinde yaşanan zulme karşı içerisinde her gün artan köpüren bir hiddet ve kin vardı. Allah Teala bizi intikam memur eylesin diye bolca dua ederdi.

Bu kardeşlerimize uzanacak bir yardım eli olmak, bu kardeşlerimizle beraber olmak, dertleriyle dertlenmek ve maalesef bizim eğitim metodumuzda misakı milli bilinci oturtulmaya çalışılmış ve bu misakı milli haricinde sanki hiç kimse yokmuş gibi bir kapalılıkla yetiştirilmiş gençlik. Aldığı haberler karşısında şaşırıyor, yeni yeni bilgiler ediniyor ve o coğrafyalara karşı dikkati artıyordu. İşte o gençlik içerisinde Fuad farkını belli ediyor.

Bu bilincin getirdiği gayretler ile Fuad, üniversite çağında artık özellikle bir hoca konumuna gelmiş. Diğer arkadaşlarından farklı olduğu için, dediğim gibi hitabeti de güzel davet edildiği yerlere vaaz, tebliğ ve davet için yorgunluk nedir bilmeden şehir içi şehir dışı her yere icabet ediyor. Oralarda Kuran okuyor insanlara. Okuduğu ayetlerin tefsirini yaparak bilinçlenmeye gayret ediyordu Şimdi Fuad‘ın bir de Allah vergisi çok hoş bir edası vardı

Kuran tilaveti yaparken tane tane okur ve mevlanın kendisine verdiği o hoş sesi ile dinleyenleri mest ederdi. Namazdaki kıraatini uzun uzun tutar, cemaat arkada onu dinlediği zaman adeta Kur’an ayetlerini kelimeleri tek tek anlar ve yutardı. Çünkü Fuad, Allah Tealanın verdiği o ilim ile okuduğu ayetlerin anlamını anlamaya çalışıp yaşamak için okuyordu ve namazdayken de huzurda durduğunun farkındaydı

İşte bu namazdaki bilinci, Kuran‘a bakarken onu anlamak ve yaşamak gayretinden dolayı Allah Teala lütfu ve keremi ile onu yavaş yavaş öne doğru çıkarıyor. Atılımcılık konusunda öne doğru çıkarıyor. Söylediği ile yaptığı eşit aynı olsun diye Allah Teala onu öne çıkarıyor salih kulların içerisinde güzel güzel örneklerin sayısı artsın diye.

Burak Çetik: İletişimin bu denli rahat olduğu bir dönemde, Tacikistan’ı çoğu kişi belki ismen duymuştur. Fuad Çağlar’ın ve diğer müslümanların, iletişimin zor olduğu o günlerde Tacikistan’dan nasıl haberi oldu?

Yusuf Öcalan: 1990 sonrası Türkistan coğrafyası, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bizim dahi birçok bölgenin ismini bilmediğimiz bir durum oluştu. Okul kitaplarında okutulmamış ki ne yapalım… Birçok bölgenin Türkistan olarak istiklalini kazandığına, parlamentosunu oluşturduğuna bayrağını çektiğine, şahit olduk. Bizim ata yurdumuzdur, ana yurdumuzdur oralar. Onları öğretmediler okulda. Kendi özgürlüklerini, istiklallerini kazandıklarında tabi ki medyadan takip ediyoruz yer adlarını öğreniyoruz.

Oradaki sınırları öğreniyoruz. O bölgeler içerisinde kalmış olan küçük küçük boyları da öğrenmiş oluyoruz. Telaffuzu noktasında medya, bilim insanlarımız ve maalesef akademisyenlerimiz bile birbirlerine tezat şeyler söylüyorlardı. Yani bilgi eksikliği vardı. Sadece biz gençlerde değil, bütün akademide o coğrafyaya dair bir cehalet vardı. Ama gel gör ki Afgan cihadı ile tanışmış olan kişiler birçok sınırı ortadan kaldırmıştı. Yani kardeşlik bilinci ve cihad bilinciyle, orayı takip edip de, kulakları açık olanların, şuuru, bilgisi, dikkati ve hissiyatı bir başka oluyordu. Çünkü Afgan cihadında, küçücük bir Afganistan toprağında orada Türkmenlerin olduğunu, Özbeklerin olduğunu, Taciklerin olduğunu, Peştunların olduğunu ve Afgan toprağında sayamadığım topluluklar da var. Bunların Afgan topraklarında yaşadıklarını öğrendik

Bunların ismini öğrenmekle birlikte akrabalık bağları ve uzantıları da kendini gösteriyordu. Afgan cihadının bir özelliği de bu cihada katılmış olan Afganistan’daki bu Türk boyları veya Farisi boylar veya yerel topluluklar diyeyim. İslam şuuruyla ve ortak düşman Sovyetlere karşı silaha sarılmaları, vatanı, dini, namusu kurtarmak için onlarda bir bilincinin artmasına ve iletişim kanallarının çoğalmasına sebebiyet vermiştir. Tacikistan dediğimiz bölge birçok kişi Afgan topraklarında cihadla meşgul oluyor bunun yanında Afganlar’ın asıl sınırını delip de öbür tarafına gidenler gelenler çok. Bunun yanında bir başka özellik Sovyetler birliği ordusu içerisinde aslen Müslüman olup yani Türk boylarından, Müslüman boylarından gelip Sovyet askeri olanlar var bunlar zorla getirilmiştir. Sovyetlerin baskısıyla askere alınmış komünizmin getirdiği yıkım ile din namus ar haya hiçbir şey kalmamış.

Ne zaman ki Allah Allah diye tekbirler ile düşmanın üzerine saldıran Afgan mücahitlerini gördüklerinde, kulaklarında bir orada bir ses çınladı. Bu babamın, dedemin söylediği Allah Muhammed, namaz. Bu sözler ile bu insanlarda bir değişiklik oluşmuştur. Ne oluyor Sovyet askerleri içerisinde esir olanlar Afgan mücahitleri arasına katılıyor. Mücahidler, esir olarak ele geçirdikleri askerlere güzel muamele yapıyorlar. Onlara İslam’ı anlatmaya çalışıyorlar. Davet etmeye çalışıyorlar, yanlış olduğunu söylüyorlar, kandırıldıklarını söylüyorlar. Bunlar güzel bir iletişim sağlamıştı.

İşte Afganistan’daki Tacik topluluğun kalabalıklığı, baskın nüfus olması, sınıra eş yanyana komşu olması ve sınırdan git gellerin çok olması sebebiyle Taciklerdeki iletişimi kuvvetlendirirken bu iletişim ile zaten bastırılmış duygular, milliyetçi duygular, bastırılmış dini duygular insanların yüzüne çalınmış kara lekeler gibi hepsinden intikam alma zamanı geldi diyerek Tacikistan’da bir grup silaha sarılmalıydı. Afgan cihadı gibi Sovyetlere karşı nasıl galebe çalındıysa buradaki zalim idareye karşı da galip geliriz, mücadele etmeliyiz düşüncesiyleharekete geçti Afgan cihadı belli bir seviyeye gelmiş adım adım zafere yaklaşmıştır. Hatta Kamil’in düştüğü günlerdi. Artık neler olacağını neler yapılacağını Afgan mücahitleri kendi aralarında karar vermeliydi. Öyleyse burada cihad bittiyse yeni cihad kapıları aranmalı bilinciyle en yakın adres tabii ki Fuad‘ın önceki gidip gelmelerinde de o bölgeden tanıdığın arkadaş olduğu kimseler vardır.

Hoş Müslümanlar. Yani şöyle diyebiliriz: köyün, çölün, efendim tabiatla iç içe olan kişilerin Müslümanlığı da bir başka hoş oluyor. Bunun içerisine bir de mücadele, mücahede giriyorsa bunun içerisine bir de Allah yolunda şehadeti arama gayreti var ise iman da bir başka güzel oluyor ve insanları etkiliyor. Ondan dolayı Fuad Tacikistan‘a doğru yola çıkmayı istedi. Tacikistan her zaman ilgi alanı oldu. Haberleri her zaman takip etti. Gelen yolcular varsa oradan haberler Varsa onlara yakın olmayı arzu etti o arzusunda ne kadar samimiymiş ki Allah Teala o yolda onun ruhunu teslim aldı.

Burak Çetik:  Fuad Çağlar’ın bazı dergileri takip ettiğini ve o dergilerde yazdığını duydum. Hangi dergileri takip ederdi. Yazdığı yazılarda hakim konu başlıkları nelerdi?

Yusuf Öcalan: Rahmetli Fuad’ın, medya iletişim organlarını yakından takip ettiğini biliyorum. Radyoyu çok iyi dinlerdi. O günün şartlarında fm radyolar, bu kadar çeşitli radyolar yoktu tabi ki. U

Uluslar arası uzun dalga yayın yapan özellikle batı kaynaklı radyoları dinlemeyi ve türkçe yayın yapan batı kaynaklı radyoları dinlemeyi kendine adet haline getirmişti. O dönemde çoğu arkadaşta bu istek vardı. Batı’dan haberler daha çabuk geliyordu. Batı gözüyle de nasıl yorumluyorlar? Bunu merak ediyorlardı.

Müslümanlarla ilgili neler var merak ediliyordu. Haberlerde insanları etkilemeye çalışan bir bakış açısı vardı. Batı bakışıyla insanları etkilemeye çalışıyorlardı. Yani cihad için uğraşanlar terörist oluyordu. Onların gözünde ülkelerini savunan samimi insanlar, vatanperver insanlar olarak görünmüyor.

Akşamları belli bir vakit ayırırdı kendisi muhakkak ve muhakkak radyo dinlerdi. Bunun yanında Arapça bilmesi hasebiyle Arap aleminden dergiler geliyordu. Arapçasından dolayı rahatlıkla okuyabilecek seviyedeydi. Makale sahiplerini takip etmeyi kendisine gayret edinmişti. Daha sıklıkla Mısır ağırlıklı oluyor. İster laiklerin tarafından ister Müslümanların olsun bu makale okumayı severdi. Hatta arkadaşlarıyla birlikte kantinde oturup, ‘‘Arapçamızı da geliştirelim geliştirmek için de makale okumak gereklidir‘‘ diyerek bir masanın etrafında oturulur o dergi yavaş yavaş okunurdu Arapçaları da gelişirdi.

Tabi ki bununla birlikte bazen kalemi eline aldığı ve yazılar yazdığı da vakiydi. Gençlerin özellikle takip ettiği dergiler, Müslüman gençlerin dergilerinde makaleler yazardı. Tebliğ ve davetten bahsederdi. Tabi ki cihadı önemser, öne çıkarır çünkü bizim cihat bilincimize ihtiyacımız vardı. Çokça tekrar ettiğimiz bir söz vardı. Allah selamet versin Gülbeddin Hikmetyar Afgan cihadının önemli komutanlarından birisi. Cihad başladığı zaman şöyle bir sözü vardı ‘‘Burada bizim mücahide ihtiyacımız yok ama ama sizin cihada ihtiyacınız var‘‘ diyerek bütün dünyaya ve İslam âlemine söylediği bir söz vardı.

Şunu da zikretmek lazım. Fuad‘ın giymiş olduğu bir klasik paltosu vardı. O paltonun cebi biraz genişti. Bunun yanında biraz spor veya askeri tarzda bir parkası vardı. O parkanın cepleri geniş olup bu ceplerde muhakkak birer tane kitap olurdu. Yani kitapsız gezdiği vaki değildi. Bir ajandası olur, ona notlarını alır ve kitap olurdu. Her gün bir şeyler öğrenme bir şeyler öğretme gayretindeydi. Kitap okumayı hiçbir şekilde ihmal etmemişti. Bunu özellikle genç arkadaşlarım için bir nasihat olarak zikretmek istedim. Kitap okumalıyız. Kitaplardaki bilgileri almalıyız. Ve güzel güzel hayatımıza fikirlerimizi davranışlarımıza duygularımıza hakim kılmalıyız diyorum.

Burak Çetik: Müslümanların şuur kazanması noktasında nasıl çalışmalar vardı o dönemlerde? Hangi kitapları okurdunuz, kimin konferanslarını dinlerdiniz? Hatırladığınız ezgi ve marşlar var mı? Bant tiyatroları gibi bazı çalışmaların olduğunu biliyoruz. Bunlardan bahseder misiniz biraz?

Yusuf Öcalan: O günün şartlarında, hani imkansızlıklar var diyordum ya salon yok, imkansızlıklar var, araç yok, yol yok ulaşım, iletişim bunlar çok zor şeyler. İrtibat kurmak için genç arkadaşlar belki bilmezsiniz ama ankesörlü telefonlar, meydanlarda rahatlıkla halkın kullanabileceği telefonlarda jeton Bunlar cebimiz taşınır, bulduğumuz yerde sıraya girer sıra aramaz geldiğinde sıra telefon açar konuşulabilirdi. Cep telefonu hayallerde bile yoktu.

Yine de iletişim kuruluyor, programlar yapılabiliyordu. O dönemler kültürel atmosfer olarak çok yoğundu. Yani şimdikinden daha yoğun diyebilirim. Salonlar dolu dolu olur, salonlar dediğim genellikle evlerde, öğrenci evlerinde sohbetler yapılırdı. Salon, sinema salonu, düğün salonu bunlar daha yeni yeni kullanılmaya başlanmıştı o zamanlar. Camilerin son cemaat yerinde, buralarda birilerinin takibi birilerinin yasak koyması hatta caminin görevlileri ve camideki cemaati tarafından şikayet edilmek endişesiyle olduğu halde bunlara devam edilirdi. Sohbet halkaları çok rağbet edilen, çokça tekrar edilen bir hareketti. Bu atmosfer içerisinde insanlar bir samimiyetle nereye davet edildiğinde salon adamı değildik salon adamı tabi yoksa o zaman davasının adamı hani Mustafa Kutlu’nun hikayelerinde geçer ya dava delisi kerim, kerim de dava delisiydi.

İşte davasının delisi olan insanların sayısı çoktu. Allah ve Resulü, bunlar davet edilendir  denildiğinde müminler gönül hoşluğuyla ve teslimiyeti ile rağbet ediyorlardı ve mazeret olmaksızın bu davete icabet ediliyor adeta arkadaşlar birbirini kolluyor yoklama yapıyordu. Bu gayretler içerisinde her türlü meşakkate kaplanıp da gelen hatiplerimiz vardı. Allah onlardan razı olsun. Hocalarımız vardı. Hayır demez gelirlerdi. Sohbet ederlerdi ama o günlerin bir farkı vardı arkadaşlar. Şöyle ifade etsem yerini bulur: kendi öğreticimizi kendi içimizden çıkarıyorduk yani vazifeler veriyorduk şu konu hakkında efendim kitapları araştıracaksın okuyacaksın ve sen dersine hazırlanacaksın mahzurlu yönleri var mıydı vardı ama muhakkak faydası çokça oldu içimizden çalışan gayret eden şimdi akademisyen olarak iş yapan bir çok arkadaşın temeli o halkalar da atılmıştır.

Bol bol okunurdu. Okuma grupları oluşturulur, bunlar belli periyotlarda çalışmalarını yapar, vazifelerini yerine getirirlerdi. Daha ziyade tercüme olarak Ortadoğu‘dan tercüme edilmiş olan kitaplar makaleler bunlar okunuyordu efendim tefsir olarak Fi Zilali Kuran ve Tefhimul Kuran başköşedeydi. Elmalılı Hamdi Yazır tefsiri daha yeni yeni latin harfleriyle çıkmıştı. Biraz dili ağırdı. Günümüz Türkçesine kazandırma gayretleri olduğu hayırlı bir çalışmaydı o ve gerçekten gençlik ona rağbet etti. Bu da kütüphanemizde olması lazım çünkü bu topraklarda yazılmış bir eser ve önemli bir eserde onu okumaya gayret edilirdi. Kitaplar, dergiler belli periyotlarla yayınlanmış olan yayınlar takip edilir, ciddi ciddi kitapçılarda arkadaşlar gezecek yer aradıklarını aradıklarında kitapçılara giderdi. Eski veya yeni yayınlanmış kitaplar ararlardı, birbirlerine tavsiye ederlerdi

O dönemlerde yeni sesli yayıncılık başlamıştı. Sesli yayıncılık bizim amatör olduğumuz, müziğin dahi tartışıldığı dönemlerde müzeye cevaz var mı, helal mi bunlar dahi tartışılırken bir grup arkadaşın gayretiyle sesli yayıncılık başladı, kasetler çıktı bant tiyatroları. Müslümanca güzel sözlerde söylendi ilahiler tekrar hatırlandığı ve bu gayretler içerisinde gözlerini kapatsan da kulakların açık kalıyor bunları dinlemeye başladık. Ben tiyatroları çok güzel samimi çalışmalarda geçmişte yaşanmış olan Tasavvuf ehli üzerine anlatımlar yeni üretilenler hatta güldürü şeklinde hazırlananlar vardı.

Bunlar güzel çalışmalardı. Rağbet ediliyor, insanlar takip ediyordu. Marşlar konusunda arkadaşlarımız çokça söyledi ”Mekke Mekke geleceğiz döneceğiz vahyin kalbi” bu ezgi çokça söyleyenler arasındaydı. Her şeyin özünde Mekke’de Kabe’nin olduğu yer ama insanın gönlünün aktığı her yer Mekke sevdasını dile getirdiği her toprak her yer Mekke’ydi ve hepsi o toprağa dönecek İslam sancağını dalgalandıracaktın insanları kölelikten kurtaracak izzeti ve şerefi kazanmalarını sağlayacaktı cihat yolunda gayretli olacaktı. Aklıma bunlar geliyor çok fazla becerim olmadığı için ezberlemeye çalışmadım. Onun için şunlar vardı, bunlar vardı çok fazla söyleyecek durumda değilim ama ben bu Mekke ezgisini dinlemeyi çok severdim . Hele ki Fuad‘ın arkadaşları söylediğinde bir başka güzel oluyordu.

Burak Çetik: Tacikistan’da neler oluyordu o dönemlerde? Fuad Çağlar oradaki müslümanlara destek olmak için gitme kararını nasıl verdi? O süreçten bahsedebilir misiniz?

Yusuf Öcalan: Afganistan’da daha ziyade neler oluyordu demek demekte fayda var. Afganistan, Kabilden Rusları kovarak ele geçirmiş, artık Rus birlikleri çekilmişti. Ama müslümanların orada zor bir imtihanı vardı. İşte düşman karşıda olunca tek vücut vücut oluyorsun bu şekilde savaşıyorsun her cephede aynı gaye düşman bir ama düşman gittikten sonra bu sefer fitne-fesat ortaya çıkmaya başlıyor. Saklananlar, gizlenenler, üstü örtülenler yeniden ortaya çıkıyor. Kabilecilik çıkıyor, senlik benlik davası başlıyor maalesef. Afganistan’da sonra düşmana karşı kazanılmış zaferden sonra, iyi bir imtihan vermedik. Birbirleriyle çatışmaya başladılar. Mücahit dediğimiz, karşısında dinlerken gözyaşı döktüğümüz o yiğitler şimdi anlam veremediğimiz bir şekilde birbirine bomba atıyorlar, kurşun sıkıyorlar.

Allah kalplerde olanı biliyor. Bu süreç içerisinde Fuad, orayı görmek biraz da hatıraları vardı önceki gidişinden. Fuad‘ın tanışıklıkları vardı. Hem orayı görmek ne olduğunu anlamak hem de oradan geçerek şöyle Tacikistan‘a gidecekti. Müslümanların birbirlerine düşman olması gücümüze gidiyordu. Onlara karışmadan, kenardan sıyrılarak, tertemiz bir cihaz bölgesi olan Tacikistan’a gideyim ve orada bildiğim kadarıyla elimden geldiği kadarıyla fiili olarak neler yapabilirim gayretiyle hedefi Tacikistan olmuştu. Tacikistan‘daki kardeşlerimize, işte dünyanın değişik değişik coğrafyalarından gelenler var. Yalnız değilsiniz mesajını vermek için orayı hedefledi ve oraya gitti. Bu kararında, istişaresinde ben yoktum. Arkadaşlarıyla istişaresini yapıp yola koyulmuş. Sonradan geri gelmek istemediğinin haberi haberini öğrenmiş oldum arkadaşlarından.

Cihad coğrafyasının kendi üzerine bir başka coğrafi duygusal yanı vardı. Kalbi hep orada atıyordu. Fuad‘ın Afganistan’daki cihada gittiği zaman orada yaşadıklarını arkadaşlar dinlerler. Daha sonra Bosna‘ya gittiğini biliyoruz. Bosna‘ya gittiğini cihadın başladığı dönemde Aliya‘nın yalnız olduğu gençlerin organize olamadığından, birliklerin efendim elinde tüfek taşıyanların niçin yaptığının şuurunda olmadığı bir dönemde biz neler yapabiliriz, nasıl destek olabiliriz? diye öncü olarak arkadaşlarına, coğrafyayı tanımak için gittiğini biliyoruz. Cihad coğrafyasıydı orası. Sonra diğer yerler dikkatini çekiyordu. Neler oluyor Mısır’da, neler oluyor Suriye’de neler olmuştu, şu an neydi? durum işler acısı Irak’taki durum ne oluyoruz bu Çeçenistan hiç sormayın bir garip diyardır.

Çeçenistan mahzun bir diyardan bunların hepsinden haberdar olmaya çalışılıyor, gayret ediliyordu. Bunlar içerisinde Tacikistan‘ı seçti. Yani söylediğim bölgelere gitmenin mahzurlu bir hareketin, toplu bir hareketin akışının olamayacağını gördüğü yerlerde, oralar tahmin ediyorum ondan dolayı Tacikistan hedefleri biraz da şunun da etkisi olabilir, ilk gittiğin zamanda tanışıklıkları vardı. Bir de çok gayretliydi dil öğrenmek hususunda. Farsça‘yı kısa zamanda öğrenmişti. Rahatlıkla derdini anlatabilecek, Farsça konuşanlarla rahatlıkla iletişim kurabilecek şekliyle biliyordu ve Taciklerin büyük bir bölümü orada Farsça konuşuyorlardı. Belki bundan dolayı olabilir. Dili de öğrenmiş onlarla iletişimi kolay olacak ama dediğim gibi Afganistan‘daki sıkıntılar, daha ziyade buraya hiç bulaşmadan sadece güzergah için kullanalım ve Tacikistan’a ulaşalım arzusuyla o cihad bölgesini seçmişti.

Burak Çetik: Şehadet haberini nasıl aldınız? Bu haberi ilk aldığınızda neler hissettiniz? Türkiye’de bu haber nasıl yankılandı?

Yusuf Öcalan: Fuad‘ın şehadet haberini yurt dışına çıkmıştım. Umre ve başka bir meşguliyet için yurt dışındaydım. Tarihi tam olarak hatırlamıyorum. Oradan dönüşümüzde bir arkadaş abi dedi ‘‘seninle biraz yürüyelim mi?‘‘ var herhalde dedim bir sıkıntısı biraz şöyle yürüdük sakin bir yerde bir çay ocağında oturduk çok fazla uzatmadı gözlerimin içine bakarak ‘‘abi Fuad şehit oldu‘‘ dedi ve sustu. Başka hiçbir şey söylemedi sustu. Ben de başka bir şey sormadım. ‘‘abi Fuad şehit oldu‘‘ dedi. Yani gözlerimden yaşlar aktı sessizce Fuad‘ın resmi, yaşadıklarımız hızlı bir şekilde gözümüzün önünden aktı film gibi ve sustuk.

Abi Fuad şehit oldu bitti yani yolu buydu ya başka bir şeyde istemiyordu ki. Yolu buydu istediği yolda samimiymiş demek ki şehit oldu. Biz de dua ediyorduk şehadet için. Acaba samimi değil miydik? sadece dilimizden dökülen Fuad şehit oldu Fuad şehit oldu. Biz de şöyle bir şey vardır, şehadet haberi geldiği zaman herkes böyle sanki çadırının üzerini kapatır ve karanlığı ister. Kimse konuşmaz. Yani anlatma ihtiyacı duymaz. Fuad var ya Fuad bir gün şöyle Fuad‘la yok böyle şeyler. Defter kapanır, herkes kendini saklar, herkes kendine saklar.

Herkes sustu birden herkes sustu ne bir yazma yazmak ne bir makaleler yazmak ne bir röportajlar vermek ne sağa sola gidip şehadet günüdür hiçbir şey yok hiçbir şey yok. Fuad şehit oldu hani gidip ulaşabileceğim bir yer değil ama arkadaşlar gitti o coğrafyada da öyle zaten göbek yaparlar, tümsek yaparlar, kabri belli, başına bir taş koyarlar Şehit Fuad bitti gitti herkes kendine sakla razı lazım herkes kendine saklar sizin gibi böyle gayretli meraklı olup dürtmezse kimse kimse bir şey yazmaz da söylemezdi. Sayenizde sizin gayretlerinizi ile işte bir şeyler anlatma gereği duyuluyor. Hayır denilmiyor ve kimler okuyor bilmiyoruz. Allah önce bize tesirini nasip etsin ilk önce söylenenlerin tesiri bizim üzerimize olsun inşallah. Sonra da okuyanları dinleyenlerin üzerinde gerçekleşsin.

Burak Çetik: Grup Genç’in Ardından isimli ezgisi Fuad Çağlar için yapılmış. Bu ezginin yapılması sürecinde neler oldu? Sözlerini kim yazdı ezginin?

Yusuf Öcalan: Grup Genç‘in oluşumunda, bu arkadaşların yetişmesinde arkadaş ilişkileri veya Fuad‘ın abi veya kardeş konumuyla her biriyle ayrı ayrı temas oldu ilişkisi oldu. Onların yapmış olduğu marşlar Fuad‘ın dilinde tekrar edilirdi. Zaten kantinde bir masa etrafında toplanmaya başlandı mı hele ki Abdullah Taşkıran da varsa orada onun besteleri ile, ki zor besteler yapar Abdullah Taşkıran. Talip Işık yazar, Abdullah beste yapar ondan sonra bütün dünya bu zor besteyi söylemeye çalışır ama Abdullah’tan başka kimsede kolay kolay söyleyemez o kadar da samimi o kadar da güzel başka kimsede söyleyemez.

Abdullah’ın bir başkadır dilinde dimağında bu işin özelliği. Talip yazar acı çekerek ve acı çektirerek yazar. Tabi Grup Genç‘in yazmış olduğu, söylemiş olduğu ve Fuad Çağlar‘ın ardından isimli Fuad‘ı kastederek, bilmiyorum o dönem de kimin yazdığını Ama şunu zikredelim birinin ardından böyle edebi eserler hazırlanmış olması, onun hatırasını daha kalıcı kılıyor. Yaşanmışlıklar eğer şiire yansıyabiliyorsa bu şiiri bestesiyle olsun güftesiyle olsun insanlar terennüm ediyorsa, tekrar tekrar ediyorsa işte oda hava o kavga oralarda yerleştirmiştir yerleşmiştir. Tohum düşmüş ve filiz vermiştir. Bu muhakkak ve muhakkak orada kökleşecektir. Ben ona inanıyorum. Yaşanmışlıklardan doğan edebi eserlerin, gelecek nesiller üzerindeki etkisi bambaşkadır. Gücü çok çok kuvvetlidir, tesiri çok yüksektir diye inanıyorum.

Burak Çetik: Son olarak Fuad Çağlar ile hiç unutamadığınız bir veya birkaç anınızı anlatabilir misiniz?

Yusuf Öcalan:  Fuad‘la ilgili bir çok hatıram var. Arkadaşlarla bir araya geldiğimizde beraber zikredebiliyoruz bunları ama tabi burada biraz zor hepsini zikretmem. Benim biraz medya, fotoğrafçılık ve sinemayla ilgili bir merakım oldu. Oraya doğru ufak tefek çalışmalarımız oldu. Öğrencilik döneminde ve daha sonraki dönemlerde ben o zamanda arkadaşlar arasında sertifikası olan, belgeli tek fotoğrafçı bendim.

Fotoğraf makinası çantamda, herhangi bir muhabirlik yapmam ama fotoğraf makinesi çantamda ve fotoğraf çekmeyi severim. O günün şartlarında dijital makineler yapılmamış, icat edilmemiş. Hayatımızda yok hep analog şeyler, negatif pozitif filmler onlara da öğrenci harçlığından, cebindeki yeme içme parasıyla, karnın aç da olsa fotoğrafı çekeceksin ve bunu karta bastıracaksın veya slayt haline getireceksin gayretiyle ve şu anda yaşadığımız günlerde yaptığımız etkinlikler fakültede olsun, diğer yerlerde kullanılacak şekliyle slayt gösterimleri yapılması salonlarda varsa gündeme dair etkinlikler bunların gayreti içerisindeydik.

Çok yoğun bir kültürel ortam oluşturuyorduk talebeler arasında kendi fakültemizde diğer fakültelerde üniversitelerde ulaşabiliyorduk. İşte bunlardan birisi arkadaşlar karar almışlar konuyu tam hatırlamıyorum belki Bosna cihadı ile alakalı olabilir. Bir resim sergisi yapalım istiyorlar arkadaşlar. Slayt gösterimi yapalım istiyorlar ve böyle bir karar almışlar gerekli izinleri almışlar, gerçekleştirecekler. Konferans salonunda gündem oluşturacaklar. Fuad haber yollamış ‘‘abi makinanı al gel acele‘‘

Zaten her işimiz aceleydi. Hiç öyle rahat bir çalışma ortamı olmadı. Makineyi aldım, acele gittim. Bir öğrenci evimiz var. Öğrenci evimizin bir odasında böyle gazete küpürleri, bazı fotoğraflar dergilerden alınmış, kesilmiş resimler, fotoğraflar bunlarla bir kompozisyon oluşturulmuş eksikleri var bunlarla sergi yapılacak. iyi biz de kendimiz gün ışığına, ortama kullanılan malzemenin türünü göz önünde bulundurularak, slayt fotoğraf konuşacak şekilde diye film çekimi yapıyoruz bunlar slayt haline gelecek bunların çekimini yapıyorum.

Normal teknik filmlerden daha pahalı. Yani önümüze geleni gelişigüzel çekmek yok. Garanti çekimler yapacağız. Film yanmayacak yani bu çekimleri eksik kalanları seçmişler onlar üzerinde çalışmamızı yaptık. 36 posta birkaç çekim boş kaldı alsana ada hakkımız var ve bunları da boşa gitmemesi lazım. O zaman Fuad’a dedim ki ‘‘geç karşıma sonra gidiyorsun nerede şehid kalacağını bilmiyoruz yarın peşinden programlar yapacağız elimizde doğru dürüst bir fotoğrafın bile yok‘‘ dedim geç dedim şurada fotoğraf çektim. Gülüştük. Tabi abisiyim benim sözlerimi kırmıyor. Latife olduğunu biliyor. O da geçti, ağacın dalından dalından tutuyor. Bahar tabi ağaçlar yeni çiçek açıyor herhalde o dönemde ağacın dalından tutmuş o tatlı tebessümü ile beyaz dişlerini ortaya çıkartmış ‘‘abi yakışıklı olur bakarsın kız istemeye gideriz fotoğrafımızı önden göndeririz‘‘ diyerek benimle de latife yapıyor. Öyle ben de o bahçe ortamında birkaç posta fotoğrafını çekmişim.

Ondan sonra süreç vazifemizi yaptık sergi tamamlandı falan filan derken bunlar arşiv diye bir kenara kalıyor kısa bir zaman sonra arşivin elden geçirilmesi, yeni bir kompozisyon oluşturması gerekiyor. Tabi fotoğraflar karmakarışık bunları bildiğim için ben seçim yapacağım ve kompozisyon oluşturacağım. Onlardan seçiyorum sıra sıra. Baktım bir grup fotoğrafın içerisinde şehitler slaytıydı, o grubun içerisine baktım bizim Fuad‘ın da resmi var. Çektiğim fotoğraf, slayt olarak oraya konulmuş. Şu anda baktım güzel çekmişim ha dedim. Senin ne işin var burada daha şehit olmadın dedim hemen şehitler slaytlar arasına girmişsin tutup kenara attım.

Güldüm kendi kendime aradan birkaç ay geçti arkadaşla başbaşa otururken bana şöyle demişti ‘‘abi Fuad şehit oldu‘‘ aklıma olay geldi. Allah Teala yazmış Fuad‘ın şehit olacağını ve onun fotoğrafı da şehitler slaytların arasında yerini almış. Meğerse benim haberim yokmuş. Fuad şehit oldu. Fuad Allah yolunda şehit oldu. Fuad çok sevdiği Rabbine kavuşmak istediği Habibine şehit olarak gitti Rabbim bizlerede şehadeti samimi bir şekilde istediğimiz halde şehitlik mertebesi nasip etsin. Nesillerimizden salihler, şehitler getirsin. Güzel örnekler daha çoğalsın inşallah teşekkür ederim.

Burak Çetik: Amin hocam. Bu kıymetli söyleşi için biz teşekkür ederiz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.