Ayşe Şasa’nın Zihin Dünyasında Seyahat

24.05.2021
79
A+
A-
Ayşe Şasa’nın Zihin Dünyasında Seyahat

Ayşe Şasa’nın ismini ilk duyduğumdan beri hakkında araştırmalar yapmaya çalıştım. Yaşadığı birçok sıkıntıya rağmen sergilediği dik duruş ve hayata tutunma çabası kendisine hayran olmamı sağladı. Filmlerini izlemeye başladığımda da bunu fark ettim.

Ah Güzel İstanbul’da Haşmet’in ne olursa olsun haline şükrediyor olması ve geçmişinden aldığı güçle hayata tutunma çabası beni kendi hayatım için düşünmeye sevk etti. Acaba ben de tüm sıkıntılara rağmen hayata tutunuyor muydum?

Bu yazıda Ayşe Şasa’nın zihin dünyasında biraz seyahat etmek istiyorum. Öncelikle kendisini tanıyalım. 1941 yılında İstanbul’da doğmuş. Ailesi erkek çocuk beklediği için hayal kırıklığı olarak dünyaya gözlerini açmış. Yaşayacağı sıkıntılar doğduğu gibi başlamış.

Annesinin genellikle dışarıda işleri olduğu için bakıcılarla geçmiş çocukluğu. Babası sosyetenin önde gelen isimlerinden. Dolayısıyla annesinin de cazibeli bir hayatı var. Çocukluğu zorluklarla geçiyor hasılı kelam.

Daha sonra ilkokul ve kolej yılları başlıyor. Bu yıllarda nihilizm fikri üzerinde oldukça düşünüyor. Bir dönem de sosyalizm ilgisini çekiyor. Sosyalist olduğu yıllarda sinemayla uğraşmaya başlıyor. O dönem Kemal Tahir’le tanışıyor.

Hayatının dönüm noktalarından biri oluyor bu tanışma. Türk sinemasının o yıllarda itibarının olmadığını söylüyor Ayşe Şasa. Fakat Kemal Tahir gibi bir ismin, Ayşe Şasa’ya saygı duyup inanması, inancını daha da perçinliyor.

Kemal Tahir’le Karşılaşma

Gerek sinema alanında yaptığı çalışmaları gerek başka çalışmaları ailesi tarafından kabul görmüyor. Çocukluktan başlayan çile, genç bir kız olduğunda da devam ediyor. Sinemanın da meşakkatli bir alan olduğunu düşünürsek, Ayşe Şasa’nın hayata dair ümitlerinin sekteye uğramaya başladığını söyleyebiliriz. Ta ki Kemal Tahir’le karşılaşana kadar.

Kemal Tahir’le ilk karşılaşmasını Ayşe Şasa’dan dinleyelim: ‘‘Tarif edilmesi zor bir şekilde duygulanıyorum. O dönemde, Türk sinemasının hiçbir itibarı yok. Yaptığım işe saygı duyulması şöyle dursun, sürekli alaya alınıyor, horlanıyoruz. Kemal Tahir gibi birinin bana bu kadar saygıyla yaklaşması inanılmaz bir onur.‘‘ (Yeşilçam Günlüğü-Syf 74)

Kemal Tahir‘in çileli bir hayata sahip olduğu için çile çeken insanları yakından tanıdığını ve anladığını söylüyor Ayşe Şasa. Dolayısıyla kendisini anlamış, ona değer vermiş ve hayata tutunması için ona çıkar yol göstermiş.

Devamında Türk Sinemasının Kemal Tahir’e borçlu olduğunu anlatıyor: ‘‘1968 yılında Halit Refiğ’in öncülüğünde billurlaşan Ulusal Sinema görüşü, esinini şüphesiz Kemal Tahir’e borçluydu. O günden bu yana ve bu günden geleceğe, Türk sanatında, mahalli boyutun özgün derinliğini taşıyacak her kuramda, her üründe yine mutlaka Kemal Tahir’den bir iz olacaktır.‘‘ (Yeşilçam Günlüğü- Syf 75)

Kemal Tahir’in Ayşe Şasa’ya vermiş olduğu öğüt, onun sıkıntılara katlanan bir insan olmasında etkili olmuştur. Kemal Tahir’in öğüdü şu şekildedir: “Maskaralık yaptığın sürece seni alkışlarlar, ciddi bir şey yaptığında kimse suratına bakmaz, yolunu ona göre seç” (Hayret Makamında Temaşa-Syf 24)

Ah Güzel İstanbul’da Gelenek ve Modern Çatışması

Ayşe Şasa hayatı boyunca arayış içerisinde olmuştur. 1966 yapımı, Ah Güzel İstanbul filminde bu arayışın izlerini sürmek mümkün. Kendisi de bu filmi, bir arayış olarak nitelendiriyor. Nihilizm ve sosyalizm eşiğinde debelenirken Safa Önal ile senaryosunu yazdığı bu filmde gelenek ile modern çatışması bariz göze çarpar. Biraz da kendi içindeki çatışmadır bu.

Sadri Alışık ve Ayla Algan’ın başrollerini paylaştığı filmde, Haşmet İbriktaroğlu ve Ayşe karakteri arasında yaşanır hikaye. Tipik bir Yeşilçam melodramı olsa da, temelde kadim bir geleneğe sahip olan Haşmet’in artık yaşlı olması ve eskisi kadar güçlü olmaması; Ayşe’nin ise taşradan kaçarak film artisti olmaya çalışması üzerinden gelenek ile modern çatışması ve sonucunda duyulan bunalım anlatılır.

Haşmet, köklü bir aileye ve geleneğe dayanmaktadır. Fakat yeni dünyayı takip edemediği ve parasını tutumlu kullanmadığı için malını, mülkünü satmak zorunda kalır. Biraz da tembeldir. Seyyar fotoğrafçılık işine başlar. Firüzağa Cami’nin önüne tezgahını kurar. Günlerden bir gün yirmili yaşlarda bir kız gelir. Artist reklamları için fotoğraf çekilmek istediğini söyler. Haşmet bu kıza acır. Çünkü memleketinden, ünlü olmak hayalleriyle kaçan bu kız oldukça masumdur ve bu tarz bir hayatın benliğinden neler koparacağını bilmemektedir.

Filmin bir sahnesinde Haşmet kendi kendine söylenir. Şu sözlerle geleneğe sitem ederken, bir iç muhasebesi ve bunalım halini yaşamaktadır: ‘‘Ah ihtiyar medeniyet! Çocuklarına sağlam, yepyeni bir dünya kurmaktan bunca aciz misin? Bizi yabancı diyarlardan getirdiğin süslü yalanlarla mı besleyeceksin?‘‘

Artistlik hayalleri kurarken hayal kırıklığına uğrayan kız soluğu her zaman Haşmet’in yanında alır. Haşmet bir müddet sonra kıza aşık olduğunu fark eder. Kız da Haşmet’e karşı bazı duygular beslemektedir. Filmin sonunda kız, bu cazibeli dünyanın sahteliğini fark eder. Haşmet’in yanına giderek ondan özür diler. Bu sahne üzerinden işin nihayetinde, ayakları yere sağlam basan geleneğin, modern olana galebe çaldığını görebiliriz.

Ayşe Şasa’nın sinemada gelenek hakkında söylediği şu sözler, Ah Güzel İstanbul filminde de bir şekilde gelenekten uzak bir iş yapmamaya çalıştığını ispatlar nitelikte: ‘‘Türkiye’de geleneksel seyirlik öğelerin sinemada, TV’de kullanılması hiç yeni değil. Sinema ve TV kuruldu kurulalı, her yapılan her edilende mutlaka seyirlik unsurdan bir parça var. Ama çoğu, pek çoğu kere bu uygulamaların esası gözlerden uzaktır. Çünkü yola çıkış noktasında, sinema ve TV gibi modern araçların insanlığın geçmişiyle bağlarını kopartacağı, gelenek denen şeyin bu araçlarla tarihe karışacağı sanılmıştır. Çok geçmeden anlaşılmıştır ki, durum bunun tam tersi. Sinema ve TV her adımda geleneksel sanatlardan destek almadan bir karış yürüyemiyor.‘‘ (Yeşilçam Günlüğü-Syf 128)

Sinema ve Tasavvuf

Ayşe Şasa tedavi için gittiği Londra’da Füsusül Hikem ile karşılaşır. Bu eseri okumaya başlar. Tasavvuf ile ilk karşılaşması bu eserle olur. Hayata dair sorgulamaları bu eserle anlam kazanmaya başlar. Sayfaları çevirdikçe ruh dinginliği yaşar. Kendisi de farkında olmadan içinde sessiz bir inkılap başlamıştır. Daha sonra hayatında asıl devrim olarak gördüğü namaza başlaması, mürşidi Muhip Efendi ile tanışması. Artık aradığı anlamı bulmuştur.

Tasavvuf ile tanışması üzerine, sinema ve tasavvuf ilişkisi üzerine düşünmeye başlamıştır. Ayşe Şasa tasavvuf sinema ilişkisini şu şekilde açıklıyor: ‘‘Dilimden düşmeyen üç kelime var: İlham, keşif, fetih. Tasavvuf için anahtar olan bu üç kelime, sanatçıların elinde medyanın ‘‘batıni‘‘ şifresini çözmeye başladığı zaman, dünyayı şaşırtacak bir perspektife ulaşmaya başlayacağız. O zaman pozitif bilim, dua karşısında ne kadar yaya olduğunu farkedecek. Silahı aşk ve dua olan derviş, kamera denen aracın profan ufkunu delecek, onu şuhud aleminin sırlarına doğrultacak.‘‘

Tarkovski somut unsurlara naturalist bakışın, onu anlamak için yetmeyeceğini söyler. Dolayısıyla maddeden manaya ulaşmanın yollarını arar filmlerinde. Bu yönüyle tasavvufi bir hüviyet taşıdığı söylenebilir. Tarkovski’ye kulak verelim: ‘‘Hele sinemada imgenin temeli büsbütün gözlemdir, bu gözlemin de ilk biçimi fotoğraf yoluyla yapılmış tespittir. Sinemasal imge, gözün algılayabileceği bir dört boyutlulukla tecessüm eder., ancak, her sinemasal fotoğraf, dünyaya ait bir imge olmak gibi bir iddia taşıyamaz; bunun yerine yaptığı çoğu kez dünyanın konkre, somut halini tanımlamaktır. Somut birtakım olguları natüralistçe tespit etmek, sinemasal bir imge yaratmaya kesinlikle yetmez. Sinemada imge, nesneye ilişkin duyguların, gözlem olarak sunulabilmesiyle yaratılır.‘‘ (Mühürlenmiş Zaman-Syf 106)

Sinema tasavvuf ilişkisi denildiği zaman akla üçüncü sınıf, estetik değerlerden yoksun, biyografik filmler gelmemeli. Tasavvuf ilahi aşk yolculuğudur. Dolayısıyla sembol dili kullanılarak, insanın arayışı sinema aracılığıyla anlatılmalıdır. Ayşe Şasa’nın ‘‘arayış filmi‘‘ olarak nitelediği Ah Güzel İstanbul filmi, eksikleri göz önüne alınarak, tasavvuf ve sinema ilişkisi içinde değerlendirilebilir.

Her ne kadar estetik değerlerimizle tam manada uyuşmasa da bu alanda yapılmış bazı filmler vardır. Ercan Çifci’nin Dibace isimli eserinden bir alıntıyla bu filmlere örnek verelim ve bu bahsi noktalayalım: ‘‘İz Sürücü  ile Andrei Tarkovsky, Persona ile Ingmar Bergman, Dekalog filmi ile Kieslovski ve Dreams ile Akira Kurosawa bunların başında geliyor.‘‘ (Dibace-Syf 128)

Sonuç

Ayşe Şasa anlatılarak bitirilebilecek bir hazine değil. Yapmış olduğu filmler, yazmış olduğu kitaplar, en önemlisi yaşamış olduğu hayat ile kocaman bir hazine. Çileyle gözünü açtığı hayata sabırla tutunmayı öğrenmiş bir sabır abidesi. Daha sonra kendi başına mücadelesi, arayış süreci ve hakikati bulması. Yaşadığı bunca sıkıntılara rağmen mütebessim çehresinden taviz vermemesi de ne kadar güçlü olduğunun göstergesi.

Ah Güzel İstanbul filmiyle kendi arayışına bizi de dahil etmiştir. İnsanı, insanca yaşatan yegane nizam olan İslam’ın batın kutbunu temsil eden tasavvufla bu arayış anlam kazanmaya başlamıştır. Başı boş arayış yerine, ayakları yere basan, ne aradığını bilen, son durağı kurtuluş olan bir arayış güzergahını tercih etmiştir. Yazdığı kitaplarda, filmlerle başlayan arayış sürecini daha da temellendirmiş ve ciddi bir yol arkadaşı olarak karşımızda durmuştur.

Ayşe Şasa’nın zihin dünyasında yapmaya çalıştığım bu seyahatta çok şey öğrendim. Öğrenmeye devam edeceğimin de bilincindeyim. Ayşe Şasa’da ilk karşılaştığım özellik sabır, ikinci karşılaştığım özellik ise sürekli hakikati arayış. Dolayısıyla bu seyahatta muhakkak hatam veya eksiğim olmuştur. Hatalarımdan dönmek ve eksiklerimi tamamlamak en büyük duamdır. Ayşe Şasa’ya rahmetle.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.