Ercan Çifci ile Edebiyat ve Sanat Üzerine Söyleşi

13.04.2020
381
A+
A-
Ercan Çifci ile Edebiyat ve Sanat Üzerine Söyleşi

Burak: Ercan Çifci Kimdir? Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

Ercan Çifci: Vücud kökü Anadolu’nun sakin şehirlerinden Kars’a, ruh kökü ise İslam’a dayanan, eğitim hayatını İmam Hatip Lisesi ve sonrasında Atatürk Üniversitesi Felsefe bölümü ile tamamlayan, idealize ettiği davasını yaşamayı kendisine memuriyet addeden, Büyük Doğu İbda müptelası bir –layıksak- divane.

Burak: Edebiyat ve sanat yazılarınızın yer aldığı Dibace kitabınız hakkında konuşacağız. Evvela isminden başlamak gerekirse; kitabın adını neden dibace koydunuz?

Ercan Çifci: Dibace kelimesi Farsça “diba” kökünden türeme ve Arapça dibac(deybac) bu kökten üretilmiş ve dallı çiçekli bir cins ipek kumaş, bir yazı türü manasında. Mecazi olarak bir nesnenin yüzü ve başlangıcı, yumuşak cilt, sevgilinin yüzü, zengin bir üslupla yazılmış bir beytin veya kitabın mukaddimesi. Eseri takdim ederken şunları yazmışım: İbn-i Mesud Kur’an’da “ha, mim” harfleriyle başladıkları için “havamim” denilen sürelerden Mü’min ve Ahkaf sürelerine “Dibacü’l-Kur’an” adını vermiştir. Bu çerçevede eserim “DİBACE” ismiyle çerçevelenmiş olarak sevgiliye bakan yönüyle bir mukaddime, başlangıç, önsöz, birkaç söz, ifade-i meram hükmünde. Mutlak Fikre nisbeten kaleme alınmış başlangıç yazıları. Her biri diğerine bağlı ama birbirlerinden farklı ve bağımsız dibaceler.

Burak: Edebiyatta yabancılaşma yahut batılılaşma dediğimiz süreç ne zaman başladı? Bu sürecin başlamasına sebep olan isimler kimlerdir?

Ercan Çifci: Şimdi burada şuna dikkat etmek gerek. Yabancılaşma ve batılılaşma birbirleri ile ilgili görünebilir ancak iki farklı manaya sahip kavramlardır. Yani yabancılaşma başka şey batılılaşma başka şey. İnsan batılılaşma yoluyla da bir yabancılaşma yaşayabilir. Ama bu ikisini bir görmeyi gerekli kılmaz. Demek ki sorunuzu iki ayrı soru gibi değerlendirmek lazım olacak.
“Yabancılaşma” Latince “Alienation” kelimesinden türeme. Bir olay, durum veya kişiden uzaklaşma, konumunu değiştirme anlamına gelmekte. Felsefi bir terim olarak ilk kullanım Hegel tarafından. Hegel yabancılaşmayı insanın fiziki ve ruhi varlığı arasındaki ayrımın sonucu olarak ortaya çıkan ve “ben” in kuşatılması yoluyla bireyin özgürlükten vazgeçmesi hatta kişiliğinden uzaklaşması diye tanımlar. Benzer kullanım J.J. Rousseau’da mevcut. Rousseau, tabii seyrindeki insanın toplum içine girmesiyle birlikte doğal özgürlüğünü ve saflığını yitirdiğini söyler. Karl Marx ise bu terimi sistematik yapıya bürür ve yabancılaşmayı şöyle tanımlar: “İnsanı içinde yaşadığı doğaya, kendine, kendi tabiî haline, insanlığına ve öteki insanlara yabancılaştıran eylem”. Ve dörde dört başlıkta değerlendirir. Bunlar; Emeğe yabancılaşma, İş sürecine yabancılaşma, Doğaya yabancılaşma, Kendine yabancılaşma.
Batılılaşma ise Batı kültür ve medeniyet birikiminin şu veya bu usullerle diğer milletlere taşınması, gönüllü yahut gönülsüz tatbik edilmesi. Kültür emperyalizmi bunun bilindik açıklamasıdır. Bunu yabancılaşma kavramı ile terkibi olarak kullanacak olursak “Kültürel Yabancılaşma” şeklinde emperyalist güçler tarafından insan kaynağını dini ve milli kişiliğinden koparma faaliyeti olarak beliren bir program ortaya çıkar. Bu program boyunca hâkim kültür kaynaklarının amacı, fertleri ailesinden, cemiyetten, okulundan, arkadaşlarında kopararak yalnızlaşan, çaresizleşen, kontrolü kolay olan çoğul kişilik şeklinde soysuzlaşmış şahsiyet kazandırıp kendisine yabancılaştırmaktır. Fert bu yabancılaşma neticesinde cemiyet içinde ufalanır, hem kendine hem çevresine yabancılaşarak kendi dini ve milli değerlerinin karşısında yer alır. Daha ileri aşamada karşı kültürün saflarında yer alması sağlanarak kendi benliğinden koparılır. Batılılar bu yolla milletlerin dillerini, giyim kuşam ve yeme içme gibi kültürlerini, dini ve örfi değerlerini, ticari ve askeri örgütlenme biçimlerini neredeyse kökten her şeylerini yok ettiler.

Burak: Bu yabancılaşma süreci edebiyatımızda nasıl bir tahribe sebep oldu?

Ercan Çifci: En büyük etkisi dilde oldu. Bir medeniyetin özüdür dil, edebiyatı yaşatan, ayakta tutan. Bizde batılılaşma ile başlayan süreçte bilhassa dile saldırdılar. Çünkü dilde yaşanan bir değişim topyekûn bir milletin dirilişi yahut yok oluşudur. Bu sebeple tüm güçleri ile dilimizi değiştirmeye kalkıştılar, köklerimizle bağımız kopsun istediler. Başarısız oldukları da söylenemez. Bugün son dönem edebiyat dünyasına baktığımız ruh kökünü kaybetmiş, hangi medeni kültürle beslendiği belli olmayan köksüz birçok aydın (!) görmekteyiz.

Burak:Kitapta geçen bir soruyu soralım. Dünya klasikleri aslında kimin klasikleri? Bizim klasiklerimiz nelerdir?

Ercan Çifci: Az önce söyledim. Batı kendi kültürünü sadece taşımıyor, aynı zamanda milletlerin hafızasını silmeye kalkıyor, onların değerlerini, inançlarını, kültürlerini aşağılıyor, yerine kendi medeniyet birikimini koyacak. Bakın burada şuna dikkat edilsin. Ben o klasikleşmiş o eserleri küçük görmüyorum. Sadece dünya edebiyatı sadece bu klasiklerden ibaret mi diyorum? Bir Hint, bir Japon, bir Arap Edebiyatı neden yok bunlar arasında. Bırakalım bu dnya klasikleri denilen eserleri kim nasıl değerlendiriyorsa değerlendirsin. Ancak “Dünya Edebiyatı-Dünya Klasikleri” formatına dönüştü mü, bu defa işin içine siyasi, iktisadi, emperyalist, ideolojik faaliyetler giriyor ve “Dünya edebiyatı”, “Batı Kültür Misyonerliği-Kültür Emperyalizmi” unsuru olup çıkıyor. Bizim klasiklerimiz tabiri oldukça büyük bir havzadan bahsetmeyi gerekli kılar. Farabi’den Gazali’ye, Mevlana’dan Yunus Emre’ye, İbrahim Hakkı’dan Şeyh Galibe, Dede Efendi’den Itri’ye, Fegiye Teyran’dan Ahmed’e Hani’ye… Sayısız mevcut.

Burak: Batının pozitivist aklı yerine Doğu daha mistik bir yapıya sahiptir. Japon Edebiyatına da bu mistik ruh yansımış mıdır? Japon Edebiyatında sizin en beğendiğiniz birkaç eser ismi söyleyebilir misiniz?

Ercan Çifci: Evet!.. Sorun çok güzel. Bizde tasavvuf ile mistik birbirine karıştırılır hep. Oysa tasavvuf ayakları yere basan ancak hikemiyat dünyasında en üst koltuğa oturan fikir ve aksiyon membaıdır. Mistisizm öyle değil, Mistisizm ayakları yerden keser, eşya ve hadise ile bağını koparır. Bu çerçevede sorunun cevabıda yerini buldu sanırım. Uzak Doğu’nun genelinde böyle bir durum var. Bak bunu kitabımda şöyle açıkladım. Japonların Budizm’i benimsemesi ile birlikte Hint edebiyatı da Japon edebiyatına nüfuz etmeye başlamıştır. Karma bir ifade oluşturan Japon edebiyatı, şairlerin, sanatçıların ve yazarların kendi dünyalarında ifade edemediği mücerred dünyayı müşahhaslaştırırken, tamamen olmasa da oldukça büyük bir oranda duygu diline dönüşmüştür. Bu ise şiirin gelişmesine vesile olmuştur. En önemli temsilcisinin Matsuo Basho’nun (1644-1694) olduğu, 5-7 5 hecelik 3 mısralı bir şiir biçimi “Haiku” ortaya çıkmıştır. Bu üç mısra mânâ olarak bir bütünlük arz etmelidir. Bunun içinde mevsimlere dair unsurlar (kigo) ve semboller oldukça önemlidir. Şiirde metafor görevi yapan kigo’lar, haiku’nun omurgasını oluşturur. Misâl: “Uyuyan dağlar” kış mevsimi için, “gülümseyen dağlar” ilkbahar için kullanılırken salıncak ilkbahardır, guguk kuşu yaz, geyikler sonbahardır.
Japon edebiyatında dikkatimi çeken birkaç yazar var. Ryunosuke Akutagawa (1892-1927) bunlardan biri. Japonya’nın en önemli edebiyat ödüllerinden Akutagawa Ödülü’ne adını veren yazar. Eserleri arasında “Rashbiomon”, “Ölüm Kütüğü” ve “Genkaku’nun Odası” gibi hikâyelerle beraber “Kappa” adlı ütopik kitabı da var. Akutagawa da birçok Japon yazar gibi psikolojik rahatsızlıklar, bir başka deyişle ruhî bunalımlar geçirmiş ve kendisine tedavi için verilen ilaçları içerek intihar etmiştir.
Birde kitap kurtlarının yakından tanıdığı Japon edebiyatının en çok okunan edebiyatçılarından Haruki Murakami (1949) var. Murakami’nin eserleri dünyada kırkın üzerinde dile çevrilmiş durumda. Türkçe’ye birçok eseri çevrilen Murakami, aynı zamanda dünya çapında birçok ödülün de sahibi.

Burak: Kitabınızda gördüğümüz “Tasavvuf Penceresinden Sinema ve Rüya” terkibi orjinal ve yeni bir terkip. Bu terkibe kısaca değinebilir misiniz?

Ercan Çifci: Sinema, güzel sanatlardan bir şube. Sinema için hazırlanan senaryo başkasının hayali, kurgusu ve bir nev’i var ettiği dünyasıdır. Aktörler, figüranlar, sahne dekorları ve sunumlar hepsi daha başlangıçta kafalarda hayallerden ibarettir. Hayalin kalitesi, sahneye aktarılacak filminde kalitesi anlamına gelmektedir. Yönetmeninden ışıkçısına, yapımcısından seyircisine kadar ortak bir anlayış ve çalışma söz konusudur. Tasavvufî film deyince bir velinin hayatı yahud bir vakıanın sinematografik işlenişi akla gelmemeli. Tasavvuf ilâhî bir arayış, hakikat peşinde koşu ve insan olma liyakatini taşıma yolculuğudur. Bu çerçevede ilâhî tecelliler her sahada mevcuttur. Bunu yakalamak ve sinema filmine dönüştürebilmek için muhakkak ve mutlak tasavvufî dilini, bilmek ve mücerred fikir istidadı edinmek lazımdır. Resim, müzik ve kurgu üçlüsü sinema bütünlüğü içerisinde yerini bulmalı, aklın verileri kalbin idrakine teslim olacak şekilde işlenmelidir. Rüya olayı ise bambaşka. Aslında sinema bir çeşit gözü açık rüya gösterimidir. Tasavvufî ölçülerden habersiz ama bu manaya kenardan da olsa yaklaşabilmiş filmlerde vardır. “İz Sürücü” ile Andrei Tarkovsky, “Persona” ile Ingmar Bergman, “Dekalog” filmi ile Kieslovski ve “Dreams-Düşler” ile Akira Kurosawa bunların başında geliyor.

Burak: Türk Sinemasına eleştirel bir yaklaşım sergilemek gerekirse sizin eleştirileriniz neler olur ve alternatif bir sinema anlayışınız var mıdır?

Ercan Çifci: Doğrusu Türkiye sineması olmalı. Böyle kabul edip devam edelim. Batılılaşma merkezli bu sinema anlayışında Anadolu aile yapısı, yaşam tarzı, inancı, kültürü hedef alınır, sembolik değerleri ve remz şahsiyetleri ile alay edilir. Batılı değerler, çeşitli dekorlarda, yaşam alanlarında ve modernlik, dürüstlük, bilgelik verilen aktörlerde canlı tutularak, zihinler eski-yeni, modern-gelenekçi şeklinde kodlanır. Nikâhsız yaşam, üçlü aşklar, kadın cinselliğinin her filmde olması, İslâmî değerlerle alay edilmesi vs. Türkiye sinemasının müesseseleştiği “Yeşilçam Sineması”nın olmazsa olmazıdır. Bu arada “Çam” sembolünün Hristiyanlığa mahsus olduğu gerçeğinden hareketle “Yeşilçam” isminin de rastgele seçilmediği apaçık bir vakıadır. Tabii olarak böylesi bir tartışma akla getiriyor: Türkiye sineması kimin sineması? Cevabını da verelim ve yazımızı noktalayalım: Türk’ün değil!.. Hele hele bizim – Anadolu’nun hiç değil.
Alternatif değil de asıl. Sinemada da asıl biziz, biz olmalıyız. Dünya sinemaları henüz asılı görmedi. Bunun çabası ve gayreti içinde olmalıyız. Bu sinama nasıl olmalı derseniz; İslam tasavvufu kanatları altında insanı ruhundan yakalayan, ötelerin ötesine taşıyan, fikirde, sanatta, estetik ve ahlakta hep en iyiyi yoklayan, arayan ve bulan sinema… Asla kolaya ve ucuza kaçmayan, kalbin sırlarını belli ölçüler çerçevesinde resmetmesini bilen ve insanı şeref ve izzet sahibi kılacak en üstün telkin vasıtası sinema..
Peki sanırım bu kadar yeter. Gerisini esere ve okura bırakalım.

Burak: Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz.

Ercan Çifci: Asıl ben teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.