Necip Fazıl Kısakürek’in Fikir Çilesi

Ahmet Ekrem Şahin
17 yaşında bir liseli gencin hayallerinde yaşananları kalem ile kağıda döktüğü  sayfama hoşgeldiniz.
02.11.2019
592
A+
A-

 Necip Fazıl Kısakürek gençliği ve çocukluğu bir konakta geçen daha küçük yaşlarda eğitim almaya başlayıp Cumhuriyet döneminin din, tasavvuf, politika, öykü, roman, tiyatro ve şiir gibi birçok alanında eserler veren önemli bir yazarımızdır. 

  Necip Fazıl’ın şiirlerini okurken dikkatimi çeken konu; genellikle şiirlerinde fikir bulma konusunda sıkıntı çektiğini belirtmesi oldu. Necip Fazıl Kısakürek’in şiiri; Çile, güçlü bir lirizmin yani kişisel duyguların, iç dünyanın esin yoluyla, coşkulu ve etkili bir biçimde anlatılması, büyük bir “fikir sancısının” ürünüdür. Bu sancıyı derinden hisseden şair, Kaf dağının arkasını göremediğini belirtir yani görünenin ardındaki hakikatin peşindedir. Bu durum ise Üstad’ı hep bir arayış, merak duygusu, huzursuzluğa sürükler. Kendi deyimiyle aradığı şey çocukluğunda görür gibi olup kaybettiği çarpıcı renk, çekici ses ve tılsımlayıcı edadır. “Şiirin, fikrin, bilginin üstünde bir alemden bazı işaretler almış ve onları bir daha bulamamıştım… Fikirde daime ruhçu, tecritçi, sezistçi, keyfiyetçi; sır idrakine bağlı ve ilahi vahdeti tasdikçiyim. Fakat bu haller, ateşe kartpostal üzerinden bakmak gibi bir şeydi. İçine giremiyor, ötesine geçemiyordum.” Sözlerini O ve ben adlı kitabında dile getirir.  

  Üstadın fikir sancısının temelinde aradığını bulamama duygusu yer almaktadır. Bir bulamama bir olmama söz konusudur. 1934 yılının öncesine ait şiirlerinde “Ben”in psikolojik problemleri ağırlıktayken bu yıldan itibaren üzerinde durduğu konu şairin yaşam felsefesinde ve varlığı algılayışında önemli değişimler meydana gelmiştir. Kendisi Çile adlı şiir kitabında şu cümleleri kullanır; “Bizce şiir, mutlak hakikati arama işidir. Eşya ve hadiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahcup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nisbetlerini bularak mutlak hakikati arama işi…” İşte bu sözünde benim anlatımı kendi sözleriyle desteklemiştir. Hakikati arama işi yani gerçeğin arkasındaki gerçeklik bunu görebilmek için yıllarnı vermiştir.

  Üstat Çile adlı şiir kitabının ilk şiiri olan Çile’nin ilk dörtlüğünde, gaiplerden gelen sesle bilinçlenme sürecine giren ben-anlatıcının sırtına büyük bir yük vermiştir (Karabulut, 2015: 608). Ense kökünde boşluğu gezdirmesi istenen birey, olgunlaşma sürecine girecektir. “Bu varlığı değil de yokluğu taşımak anlamına gelir ki tasavvuftaki fena kavramına denk gelir Tanrı tarafından boşluğu ense köküne kadar taşınması için görevlendirilen öznenin madde ile ilişkisi kesilir” (Kolcu, 2007: 216)

  Gaiplerden bir ses geldi: Bu adam,

  Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

  Ve uçtu tepemden birdenbire dam;

 Gök devrildi, künde üstüne künde…

Yukarıdaki dörtlükte, yaşadığı çilenin ilahi bir emir olarak algıladığını görebiliriz. Adeta yeni hayatın, kimliğin doğum sancılarını çeker. Üstat Çile şiiri ile metafizik dünyaya yönelmiştir. “Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap, / bir fikir ki, beyin zarında sülük” diyen şair, içindeki “fikir sancısı”nı yansıtmak için “fikir” sözcüğünü “sıcak yarada kezzap” ve “beyin zarında sülük” ifadeleriyle kaotik ve trajik izlekte irdeler.

Bu dönemlerde Necip Fazıl’ın zihni karmakarışık olup birçok soruya cevap aramaktadır.  Bu karmaşa bu sorulara cevap bulamama durumu Üstad’ın ruhunu çok fazla sıkıntıya sokar ve bu durumdan uzun süre kurtulamaz. ‘mutlak olanı’ arayan ruhu, problemleri çözüp meselelerin özüne varamayınca adeta cehennem azabı çekmeye başlar.

  Necip Fazıl bu arayışına Ulvi hastalık adını verir. Bu ulvi hastalık ona zevk vermekte bu sıkıntılı ruh bu sancılı bu çilekeş ruh bu durumu bir şeref bir erdem kabul eden bir sanatkârdır. Şair, “Muhasebe” şiirinde mutlak hakikati şiirinin gayesi yapmadan önceki şiirleri için kullanır;

 Üstün çile, dev gibi gelip çattı birden! Tos!!!

Sen, cüce sanatkarlık, sana büsbütün paydos!

Cemiyet, ah cemiyet, yok eden güruhiyle…

Çok var ki, bu hınç bende fikirdir, fikirse hınç!

                                                                                (“Muhasebe”, Çile, s.403)

Cemiyetin yok edilen bir ruha sahip olması; şairin hıncını öfkesini fikre, fikrini hınca dönüştürür. “Fikir ötesi” adlı bir yazısında şunları söyler: “Ha tüfeği olmayan asker, ha öfkesi olmayan fikir (…) Fakat öfkesiz fikir ne kadar acıklı bir manzaraysa, fikirsiz öfke de o nisbette merhamete layık bir levha (…) Harikulade muvazene, öfkesiz fikirle fikirsiz öfkenin arasında yerini bulan, müşterek bir akıl ve sinir nakliyetinde…” (Kısakürek 2010: 69)

“Fikrin ne fahişesi oldum, ne zamparası!” diyen şair fikir ile olan bu savaşının, münasebetinin başkaları tarafından farkedilmesi üzerine insanlara bu durumun ne bağımlısı olduğunu ne de bu durumun onu kullandığını anlatır.

Bence Üstat bu konuyu şöyle düşünmekte; hakikatten öte olana varmak için önce hakikati her türlü ayrıntısı ile bilip anlamak gerek ki hakikatin ötesindeki hakikati görebilelim lakin bu öyle bir süreçtir ki görmeye çalışanlar için heyecan verici bir çile hali söz konusudur. Bize bunları anlatmaya çalıştığını düşünüyorum. Kendisi hakikate kavuşmuş mu yoksa kavuşmamış mı bu sorunun cevabını size bırakıyorum.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Şenol ŞAHİN dedi ki:

    Tebrikler Ahmet bey yazıların devamını bekliyoruz.