Sahi “Kimdir Başkaldıran İnsan?

Gizem Arora
Sizden farklı değilim. Kendi yaşantısı içerisinde var olmaya, düşünmeye, hayallerini canlı tutmaya çalışan, yeri geldiğinde de isyan eden, direnen birisiyim. Hepimiz böyleyiz değil mi?..
01.08.2019
98
A+
A-

      “Sanat da şu aynı zamanda hem yücelten, hem yok sayan eylemdir. “Hiçbir sanatçı gerçeği hoş görmez,” der Nietzsche. Doğrudur; ama hiçbir sanatçı gerçeksiz de edemez. Yaratma hem birlik gerekliliği, hem de dünyanın yadsınmasıdır. Ama dünyayı kendisinde eksik olan  şey adına yadsır, bazı bazı da olduğu şey adına. Burada başkaldırı tarih dışında, arı durumunda, ilk karşılığı içinde incelenebilir. Öyleyse sanat bize başkaldırının özü konusunda son bir görüş sağlayacaktır.”

 Yukarıda yer alan alıntıdan beslenerek  Albert Camus’nun Yabancısını  onun absurde kavramı temelinde analiz etmek  ve  yabancılaşmanın en güzelini Meursault aracılığıyla bize sunan Camus’yu anlama gayretiyle bu yazı yazılacaktır.

Camus ölüm düşüncesi üzerine yoğunlaşan yazarlarda birisidir. Yaşamı anlama bakımından ölümü varoluşsal bir olay olarak analiz etmiştir ve ölüm-varoluş konuları onun  eserlerinin temelinde yer almaktadır. Ona göre yaşam “bir yok oluş yolculuğudur.” Bu yolculuğun son aşamasını oluşturan ölüm ise insanda uyumsuzluk duygusunu uyandıran, bununla birlikte yaşamı sorgulamaya yönelten ve bu sorgulamadan anlamsızlığın trajik bilincini ortaya çıkararak insanı yaşama karşı başkaldırmaya götüren önemli bir olgudur. O yapıtlarında yaşamın ölümle sonuçlanan anlamsızlılığını vurgularken diğer taraftan da ölüme karşı başkaldırmayı ve yaşamı yüceltmeyi amaçlamıştır.

Onun felsefesinin temelinde yer alan diğer bir kavram ise Absurde’tür. Absurde; dünyanın insana ve özlemlerine karşı kayıtsız oluşunu; mutlu olmak isteyen, mutluluk isteğini yüreğinin en derinlerinde hisseden insanın dünyanın akıl dışı sessizliğiyle çarpışması durumudur.

Çabalarının işte bu noktasında insan, irrasyonel olanla yüz yüze gelir. O, kendi içinde mutluluk ve sebep için duyduğu derin arzuyu hisseder. Saçma, işte insanın ihtiyacıyla dünyanın anlaşılmaz sessizliğinin bu karşı karşıya gelişinden doğar.”

Aslında absurde modern dünyanın insana sunduğu bir karmaşadır. Bir bakıma insanın kendi içinde sürekli mücadele vermesine sebep olan bir kaostur. Varoluşun kaçınılmaz gerçeği olan absurde’ün modern dönemle birlikte gizlenecek hiçbir şeyi kalmamıştır. İşte tam da bu sebeple, yapılması gereken ondan kaçmak değil tam tersine onunla yüzleşerek, karşısında dimdik durmaktır.

Absurde her şey gibi ölümle birlikte biter. Artık bu dünyanın dışında absurde var olmayacaktır. Temel ölçütümün şu olduğuna karar veriyorum: Absurde kavramı asli bir kavramdır ve benim gerçeklerimden birincisini oluşturur.

Burada sorulması gereken soru “ Absurde nasıl ortaya çıkar, insan saçmalığı nasıl hisseder? Camus, saçmalığın farkına varıldığı dört durum olduğunu belirtir. İlki insanların modern toplumun gereklerine uygun olarak sürdürdüğü hayatın mekanikliği ve tekdüzeliği insanların varoluşlarının değerini ve amacını sordurmasıdır.

Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat daire ya da fabrika, yemek, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde Salı,Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün “neden” yükselir ve her şey şaşkınlık kokan bu bıkkınlık içinde başlar.”

Yabancının kahramanı Mersault da bütün hayatların birbirine benzerliğini, hayatın insana bıkkınlık veren tekdüzeliğin farkındadır: “İnsan hayatı hiçbir zaman değiştiremez, her hayat bir diğerine benzer.” İkinci durum ise, zamanın geçmekte olduğunun ve zamanın tinsel anlamda öldürücü bir süreç olduğunun farkına varılmasıdır. İnsan zamanın akışıyla birlikte, geleceği değiştiremeyeceğinin, kendisinin zamanın esiri olduğunun bilincine varır.

Aynı biçimde ve donuk bir yaşamın bütün günlerinde zaman alıp götürür bizi. Ama, ister istemez, bir gün gelir, bu kez de bizim zamanı taşımamız gerekir. Geleceğe dayanarak  yaşarız; “yarın”, “ilerde”, “iyi bir işim olunca”, “yaşlandıkça anlarsın.” Bu tutarsızlıklara hayran kalmamak elde değil; çünkü ne de olsa ölmek var işin içinde. Yine bir gün gelir, insan otuz yaşında olduğunu görür ya da söyler. Gençliğini belirtir böylece. Ama aynı anda, zamana göre yerini de belirtir. Zaman içinde yerini alır. Geçmesi gerektiğini söylediği bir eğrinin belirli bir anındadır. Zamanın malıdır, içinin ürpertiyle dolması üzerine, en kötü düşmanı olarak  görür onu. Yarını istiyordu hep, bütün benliğinin bundan kaçması gerekirken yarının gelmesini diliyordu. Etin bu başkaldırışı, uyumsuz (saçma) budur işte.”

İnsana saçmayı hatırlatan diğer bir durum ise, yabancı bir dünyada bir başına bırakılmışlık hissidir. Camus’ya göre insan, dünyanın yoğunluğunu ve yabancılığını derinden hisseder, diğer taraftan da dünyanın kendisine düşman olduğunu düşünmeye başlar, dünyanın kendisiyle ölümlü olduğu için alay ettiğini düşünür. İnsan sadece dünyaya değil, kendi dışındaki insanlara da yabancıdır.

Dünyanın “yoğun” olduğunu fark etmek, bir taşın ne derece yabancı, bizce kavranılmaz olduğunu, doğanın bir görünümünün bizi ne büyük bir güçle yok sayabileceğini sezinlemek. Her güzelliğin dibinde insana aykırı bir şey yatar ve bu tepeler, gökyüzünün bu tatlılığı, bu ağaç dizileri kendilerine yüklediğimiz düşsel anlamı hemen o dakikada yitiriverirler, yitirilmiş bir cennet kadar uzaktırlar bundan böyle…”

Saçma duygusunun en son ve temel kaynağı ölümdür. Ölüm hayatın yararsızlığını ve beyhudeliğini gösterir. Mersault için de, kişi eninde sonunda öleceğine göre, otuz yaşında veya yetmiş yaşında ölmesinin bir anlamı yoktur:

Fakat herkes bilir ki, hayat yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. Aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim; çünkü her iki halde de gayet tabii olarak başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu, binlerce yıl devam edecektir. Sözün kısası, bundan daha açık bir şey yoktu. Şimdi ya da yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim”

“İnsan madem ki ölecektir, bunu nasıl ve nerede olacağının önemi    yoktur.”

     Absurde Tanrının yokluğunun doğal bir sonucudur. Tanrının yokluğunda ise insan için her şeye izin vardır. Mersault’ta olduğu gibi, insanların eylemlerinin sonuçlarından sakınmak için hiçbir çaba göstermemeleri normal karşılanır. Dinin yokluğunda insani olanla dünya arasındaki uyuşmazlık keskin bir hal almaktadır. Bu durum Camus’nün kabul edebileceği bir şey değildir. Onun derdi modernite sonucu ortaya çıkan nihilizme kapılarak yok olmak değil, saçmanın karamsar dünyasından başkaldırı ile sıyrılarak, mücadele etmektir.

Yukarıda ifade edilen absurde ve ölüm temaları bağlamında Camus’un Yabancısı onun felsefesini  tam anlamıyla yansıtmaktadır. Meursault absurd’ün ortaya çıktığı tüm nedenlere sahip bir yaşam sürmektedir. O hayatının tekdüzeliğinin farkındadır ve bunun yaşamak zorunda olduğu hayatın bir gereği olduğunun bilincindedir. Kuşkusuz olaylara karşı bakışı, sessizliği, soğukkanlılığı bu durumu kabullenmesinin bir sonucudur. Kendisini hayatın her alanında soyutlayan Meursault annesinin ölümüne karşı ne kadar soğukkanlı bir tavır sergilese de onun bu davranışı, kendisini yaşamın dışında tutma çabasından gelmektedir. -Burada bahsedilen yaşamın dışında tutma durumu, kendisini farklı bir dünya ya ait hissetme gerekçesiyle değil, ona sunulan ve mecbur bırakılan yaşamından uzaklaşma çabasıdır.- Öyle ki annesinin ölüm haberini aldığında; “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Bakım evinden bir telgraf aldım: Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak.” Yaşadığı duygunun belirsizliğini ve boşvermişliği bu cümlelerle ifade etmiştir.

Zamanın hızla geçişi ve bu geçiş sırasında insan hayatının ne kadar değersiz olduğunun farkına varılması ve bu durumun insanda yarattığı yıkım, Camus’nun Yabancısında da modern dünyaya da var olmak durumunda kalan herkes gibi ortaya çıkmıştır. Ve zamanın hızlı geçişinin ve insan hayatının değersizliği onun her yaşam alanında kendisini göstermiştir. Çalıştığı işten, yaşadığı özel ilişkisine, komşularıyla olan ilişkisine kadar… etkisini göstermiştir. Örneğin, Marie ile olan ilişkisinde, Marie ona kendisiyle evlenmek isteyip istemediğini sorar. Meursault ise bunun bir anlamı olmadığını ama onu sevmediğini fakat o isterse onunla evlenebileceğini söyler. Onun için sevdiği insanla evlenip evlenmemesinin bir önemi yoktur. Sonuçta mecburi olarak yaşadığımız hayatımız son bulacaktır ve onun için kiminle evlendiğimizin, yaptığımız işin… bir önemi yoktur.

İnsan bu dünya ya fırlatılmış ve tek başına bırakılmıştır. Bu dünyaya yabancıdır. Bir bakıma istemediği, zorunda bırakıldığı hayatının tek kişilik tek perdelik oyununu seyircisiz bir şekilde sergiler. O her şeye olduğu gibi çevresinde ki insanlara da yabancıdır. Tek başına bırakılmışlık hissi Meursault’in kendisiyle ve çevresiyle olan ilişkilerine yansımıştır. Babasından hiç bahsetmemesi, annesiyle olan ilişkisinin sıradanlığı, hiç çok yakın arkadaşının olmamasının temelinde yatan sebeplerden birisi de tek başına bırakılmışlık hissidir.

 Absurde’ü fark eden Meursault’un yüzleşmesi gereken son şey ise ölüm olmuştur. Ölümle yüzleşmesi ilk olarak annesinin ölümüyle sonrasında kaza sonucu birisinin ölümüne sebep olması ve bunun sonucunda idam kararına çarptırılan kendisinin ölümünü beklemesiyle gerçekleşmiştir. Son zamanlarda annesiyle bir şeyler paylaşamaması ve bu sebeple aralarında mesafenin daha artması sonucu annesiyle kuramadığı güçlü bağ, annesinin ölümüyle de gerçekleşememiştir. – ne de olsa herkes bir gün ölecektir.- Ölüm onun için sıradan, süreç içerisinde herkesin yaşayacağı bir olaydır. Bu sebeple de annesinin ölümü kadar doğal bir şey olamaz. Tıpkı diğer ölümler gibi…

Aşırı sıcağın sebep olduğu, dolaylı bir şekilde alakası olan bir insanın ölümüne sebep olması ölüm hakkındaki düşüncelerini değiştirmemiştir ancak bu olay sonucunda başlayan yargılama süreci, onun bir bakıma kendisiyle iç hesaplaşmasını ortaya çıkarmıştır. Kendisini, çevresini, çevresindeki insanların onun hakkında ki düşüncelerini gözlemlemiş ve boş verdiği kendisiyle karşılaşmak durumunda kalmıştır.

Ölümün kendisini daha net bir şekilde gösterdiği son durum ise idam kararıdır. Kendi ölümünü bekleme süreci bir bakıma onun varoluş serüvenidir. Onun ölmesi gerektiğini haklı çıkarmak adına her yolu deneyen savcının çabası, alınan karara saygı duyan ve sevinen jüri üyeleri, avukatının yaşadığı hayal kırıklığı, Marie’nin üzüntüsü… Tüm bunlar Meursault’un büyük bir boşluk içinde izlediği sonrasında ise kendisiyle yüzleştiği sürecin başlangıcını oluşturuyor. O idam olacağı günü beklerken, bir bakıma tek kişilik odasında zamanın geçişine, tek başına bırakılmışlığına ve ölüme başkaldırmaya başlamıştır.  Sahi “Kimdir başkaldıran insan? Hayır diyen biri.” O bu süreçte “hayır” demeyi öğrenmiştir. Önemsiz gördüğü yaşamından vazgeçmek istememektedir. Umut olmamasına rağmen idam kararının iptal edilme ihtimalini düşünmüştür. Her şeyden önemlisi değersiz olan hayat onun için bir anlam kazanmıştır. “Annem hep insanın tam anlamıyla mutsuz olamayacağını söylerdi. Gökyüzü renklenip de yeni bir gün hücreme sızdığı zaman, ona hak veriyordum.”  Her sabah temyiz dilekçesini beklemesi ve bunun sonucuna göre olasılıkları hesaplaması –yani yaşama ve ölme ihtimalini düşünmesi- içinde yeşeren umudun göstergelerindendir. Ancak reddedilen temyiz dilekçesi sonucu öleceği gerçeğini kabul etmesi, onun hayata karşı net duruşunu tekrar göstermiştir.

Sonuç olarak modern dünyanın eseri olan Meursault ve diğerleri… Hayatın bir getirisi olan absurde’ü kabul ederek kendisine sunulan dünyayı tüm boşluğuna, sıradanlığına, saçmalığına rağmen yaşamak durumundadır. Ancak Camus, Meursault ve diğer insanların dahil olduğu durumu kabul etmekle birlikte, bu durumdan yani hayattan kaçışı onaylamamaktadır. O absürde karşı yaşamak ve bu düzene boyun eğilmemesi gerektiğini düşünmektedir. İşte tam da bu noktada onun başkaldıran insanı devreye girmektedir. “İnsan için biricik saygınlık içinde bulunduğu duruma inatla başkaldırmak, sonuçsuz diye bilinen bir çabada direnmektir.”

 

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.