Göçebe Aşk

06.04.2019
393
A+
A-
Göçebe Aşk

I

                Gözlerinden düşen yaşlar bir bir kurak toprakla selamlaşıyordu. Yüreğinde yanan ateş, içindeki buzdağlarını usul usul eritmeye yılmadan, usanmadan devam ediyordu. O da istemiyordu bunu fakat zihnindekiler kalp ateşini harlamaktan vazgeçmiyordu. İstemsizce ellerini deniz mavisi gökyüzüne uzattı, ıslak gözleriyle masmavi tavanı paramparça ediyordu. Sonra keskin gözleri ellerine yöneldi. Ellerinin içi yarılmış, nasır bağlamıştı. Elleri keçe gibiydi belki ama yüreği Anamas’ın berrak sularından daha temizdi, içinde en beyaz güvercinden daha beyaz umutlar, daha beyaz duygular vardı. Yerinden kalktı. On sekiz yaşında bir delikanlı için fazlasıyla yorgundu. Pencereden ufka bir baktı. Sonra sessizce dinledi. Koyunların da ayaklandıklarını duyabiliyordu. Baba yadigarı, ahşap kundaklı tüfeğini aldı. Kulübesindeki yiyeceklerden ufak bir kumanya hazırlayarak heybesine koydu. Toprak damlı kulübesinden hızlı adımlarla dışarı çıktı. Alacakaranlığın puslu, soğuk havasına aldırmadan, hızlı adımlarla ağıla doğru yöneldi. Tahta çubukların etrafına çakılmış tenekelerle dolu kapıyı açtı. Bir ıslıkla gürbüz köpeklerini yanına çağırdı.

 

II

                 Koskoca bir ardıcın cömert gölgesine girdi, anılara ve tüm çıplaklığıyla yaşanmışlıklara şahit yaşlı ardıcın buram buram tecrübe kokan gövdesine sırtını yasladı. Ustalar ustası bir ressamın şaheserine bakıyormuş gibi doğayı temaşaya daldı. Koyunları yatarken, tabanı is dolu kara çaydanlığındaki çayın demlenmesini beklemeye başladı. En sevdiği şey de, çay güneş kırmızısı korda demlenirken, yarı çıplak bir vadiyi yanık bir ezginin dolduruşunu izlemekti. Gözü gibi baktığı kavalını tozdan ve kirden grileşmeye başlamış heybesinden çıkardı ve başladı boynu bükük bir sümbülü emzirmeye. Sanki o bunu yaparken rüzgar ıslıklarıyla eşlik ediyordu kavalına. Sonra müziği kesti, sessiz ve sebepsiz şekilde düşünmeye başladı geçmişini. Yaşadığı köye ilk gelişini, Rüstem Ağa ile ilk tanışmasını, ustası Yemenici Mustafa’yı. Ona hem annelik hem babalık eden Hanife ablasını, daha bir yıl önce rastgele karşısına çıkan ve aklını başından eden kara gözlü yörük kızını… Ona yardım edenleri, ezenleri, aşağılayanları, sevenleri ve sevmeyenleri… Hepsini tek tek düşündü. On sekiz yaşındaki bedenine sığmıyordu otuz yaşındaki ruhu. Dar kalıplara sıkışmış bir vaziyette elinden beklemekten başka bir şey gelmiyordu. Zaten yapacağı bir şey yoktu başka ya taş olup gidecekti ya da esaretten kurtulacaktı ruhu. Gözlerini kapatıp bir gün ruhunun özgürlüğe kavuşacağı günün hayalini kurmaya başladı.

 

III

            Gelmişti yaylaya gitme vakti. Obalarda toplanıyordu çadırlar ufaktan. Hep tatlı bir telaş olurdu yaylaya çıkılacağı vakit. Kafile kafile toplanırdı oba, kesim kesim, dalga dalga gidilirdi yaylaya. İşte bu da tatlı telaşlardan biriydi. Mustafa’nın önderliğindeki kafile çoktan çıkmıştı yola. Yirmi yedi yaşında kanlı canlı bir oğlandı Mustafa. Babası obanın beyiydi. Bu defa yalvara yalvara izin istemişti, gönüllü olmak istedi ilk kafilenin başında. Bir arkadaşı vardı, söz vermişti geçen yaz:’’Gelecek yılki kafilede olup seni göreceğim.’’ Demişti. Karısı Hatice’yi de alıp çıktı yola. Kırk kişilik kafile on beş gün boyunca yol gitti. Tepeyi aştı kendisi önde. Arkadaşının sürekli koyun otlattığı vadiye bir baktı şöyle ve avazı çıktığı kadar bağırdı: ‘’Yusuf!’’. Tekrarladı birkaç kez sonra gördü genç arkadaşını. On yaş vardı aralarında ama herkesten daha uyumluydu ruhları. Ağır ağır indi tepeden. Atından atladı bir hışımla aşağıya koşarak sarıldı arkadaşına. Yusuf, Mustafa’dan ayırınca kollarına şöyle bir baktı kafileye. Onu aradı gözleri, düştü yüzü. ‘’Zeynep…’’ dedi, ‘’Zeynep yok mu?’’.  Mustafa tekrar sarıldı arkadaşına. ‘’Gelecek.’’ dedi, ‘’Gelecek…’’.

 

IV

            Bu yazı geçirecekleri yere geldiler. Mustafa da herkes gibi eşyaların taşınmasına yardım etti. Çocukluğu bu yaylada geçmişti. Bi’ an hayvanları kıran hastalıktan kurtulmak için yurtlarını terk edip burayı yurt tuttukları vakitler geldi aklına. Açlıkla, yoksullukla mücadele etmişti obası.

Oba beyi Haydar’ın büyük oğluydu Mustafa. Bir göç esnasında doğmuştu. Annesi Fatma’nın biricik oğluydu.  Mustafa hep obanın beyi olacağı günün hayalini kurardı. Babası gibi olacağına söz vermişti. Örnek bellemişti onu kendine.

Mustafa’nın kafilesi yazlığa yerleşti. Mustafa kenarda akan çaya doğru ilerledi. Neden sonra Yusuf geldi aklına. Suyun başına gelince oturdu bir taşa. Yusuf, Mustafa’nın obasından Zeynep’e sevdalıydı. Zeynep de Yusuf’a… Haydar Bey düğünlerini yapacaktı bu yaz fakat Zeynep’in babası öldükten sonra amcaları Zeynep’i başkasıyla evlendirmeye karar verdi. Yusuf bunu duyunca yıkılacaktı. Güçlü çocuktu ama  konu sevdası olunca dayanamazdı. Mustafa baktı akan suya. Yusuf için ne yapacağını düşündü. Dalıp dalıp gitti uzaklara.

 

V

            İlk kafile gittikten sonra bir hafta geçti. Zeynep ve obanın kalan kısmı uzun göç yolculuğu için hazırdı. Yola koyuldular. Bu sefer Zeynep için diğer göçlerden farklıydı. Evvelinde içinde kuşlar cıvıldardı ama şimdi kan kokuyordu içi. Yanıyordu inceden. Ölüyordu sevinçleri. Yol boyu tek kelime çıkmadı ağzından. Yemenisine sinmişti sanki içindekiler. İçtenlikle ona bakan biri anlardı olup biteni.

Yazlığa yaklaştılar. Zeynep her yıl Yusuf’u gördüğü yere geldi. Yusuf oradaydı. Tüm oba bilirdi Yusuf ile Zeynep’in aşkını. Dilden dile dolaşırdı sevdaları. Zeynep yol boyunca içine akan gözyaşlarını salıverdi çiçeklerle bezeli yeşil dağlara. Yusuf koşa koşa geldi onu görünce. Ama mutlu olması gerekmiyor muydu? Sevdalısını görmüştü aylar sonra. Yusuf hiçbir şey anlamadı ilk başta. ‘’Sevdalım.’’ dedi usulca. ‘’Niçin ağlarsın. De hele de ki bir çare bulayım sana. Yeter ki ağlayıp dağıtma yüreğimi.’’ Konuşamadı Zeynep. Uzun uzun ağladı. Susmaya niyeti yok gibiydi.

 

VI

            Mustafa şöyle bir baktı uzağa Yusuf ona doğru koşuyordu. Çok telaşlı görünüyordu. Soluk soluğa geldi yanına. Zeynep’i anlatıp ahvalinden haber sordu. Bir iç çekmeyle anlatmaya başladı Mustafa olanı biteni. Her kelimede biraz daha üzüldü Yusuf, battı yerin dibine hatta dünyası başına geçti. Nasıl hülyalarla beklemişti Zeynep’ini. Olacak iş miydi şimdi bu? Ayaklandı. Yere düşen takkesini alıp çadırına yürümeye başladı. Her yeri zangır zangır titriyordu. Gitti çadıra bir sigara sardı. Yaktı tüm ümitlerini o tütünle birlikte. Tüm gücünü yitirmiş gibiydi. Öyleki can arkadaşı Mustafa Ağabeyini bile görmemişti o anda gözü. Öylesine bitmişti.

 

VII

            Güneş uykuya daldı velakin aç koyunları doyurma vaktiydi. İstemeye istemeye çıkınını, tüfeğini aldı ağıla doğru yöneldi. Mustafa’nın sesini duydu o sırada. ‘’Yusuf, yaylımına misafirin olayım bu gece. Kabulün müdür?’’ dedi, Mustafa. ‘’Başım gözüm üstüne ağabey.’’ diye yanıtladı Yusuf. Ağılın kapısını açıp yolcu ettiler hayvanları gece gözlü otlaklara. Düştüler peşlerine ağır adımlarla. Yorgundu Yusuf. Gönül yorgunuydu. Nasıl kabullenebilirdi ki Zeynep’in gidişini, kayboluşunu. Başkasına aitken nasıl sevebilirdi artık onu. Sevmemeliydi ya ama gönül bu, gerçekten sevdi mi kopamaz toprağından, vatanından. Tek ses etmeden yürüdüler Mustafa ile dağlara. Gece uzundu kendi de biliyordu ki aklı Zeynepteyken sabah edemezdi. Yasladı sırtını semiz bir kayaya. Kafasını aldı dizlerinin arasına. Gözlerini kapatıp düşüncelere daldı.

 

VIII

            Mustafa’nın sesini duydu. Telaşlı geliyordu.

-Koyunlar nerde Yusuf? Koyunları bulamıyorum!

-Ağabey buralardadır. Tarayalım etrafı.

Sakin olmaya çalıştı ama korkuyordu. Bir şekilde bulmalıydı onları. Zeynep’inin gidişine takılıp unutuvermişti koyunları. Ne diye hesap verecekti şimdi ağasına?

Saatlerce yürüdüler. Karış karış, parsel parsel aradılar dağları bir türlü bulamadılar koyunları. Mustafa da kafayı yemek üzereydi sanki. Olayın nasıl cereyan ettiğini dahi anlayamamıştı. Yakıştıramadı kendine bu duruma düşmeyi. Ağlamaktan kahrolmuş gibiydi. Neden sonra Yusuf’un bir şeyler mırıldandığını duydu. Kulak kesildi. Sanki Yusuf, Mustafa’dan evvel yitirmişti aklını.

-Allah’ım ne olurdu bir kuş olup bulsaydım koyunları? Allah’ım ne olurdu bir kuş olup bulsaydım koyunları?                                                                                                                                                      İçten yalvarmıştı. Mustafa duymamıştı daha önce bu kadar yürekten bir yakarışı. O anda bir hışırtı duydu yanıbaşında. Yusuf’u daha evvel hiç görmediği bir kuşun suretinde gördü. Dili tutulmuştu o esnada. Kanatlanıp gitti Yusuf. Mustafa gördükleri karşısında dizlerinin bağı çözülünce yığıldı yere, sırtındaki kepenekle birlikte. Koyuverdi ağlamayı. Taş olmak istedi o anda. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti kendisini.

IX

            O yıllardan beri bir taş vardır bu tepelerden birinde. Neredeyse bir insan boyunda… ‘’Mustafa’’ derler o koca kayaya. Sırtında bir de kepeneği vardır. Pınar akar bir yerinden. Bir parmak kalınlığında… Mustafa’nın gözyaşlarıdır akan. Dayanamaz olanlara, kahrından taş olur o gece, Yaradan’a yalvara yakara…

Yusuf’u mu sorarsınız? Göç ayı geldiği vakit gelir bizim illere. Konar bir kavak ağacının tepesine geceleri. İsmini söyler gibi öter durur. ‘’Yusuf Kuşu derler burada ona. Her yaz gelir uçar Zeynep’inin ayak bastığı topraklar üstünde. Kışları kaybolur ortadan. Kimseler bilmez yerini…

ETİKETLER:
M. TOLGA DOLUNAY
M. TOLGA DOLUNAY
İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Türk yazın kültürüne hizmetkâr olmak niyetiyle yoldayım.
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.