ALTIN 227,5462
DOLAR 5,3242
EURO 6,0392
BITCOIN 18,82
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 3°C
Kar Yağışlı

Stefan Zweig – Üç Büyük Usta

Stefan Zweig – Üç Büyük Usta
Reklam

       Stefan Zweig, bu kez Üç Büyük Usta ile çıkıyor karşımıza. Söz konusu eser her ne kadar üç büyük yazarın biyografisi olarak nitelendirilse de Zweig’in eşsiz çalışması için yapılan bu sınırlandırma büyük bir haksızlıktır sanırım. Zira; yazarımız üç ismin hayat hikayesini anlatmakla yetinmemiş, bu üç zirveden yola çıkıp üç farklı edebi görüşü, üç farklı ulusun kültürünü, üç farklı ülkenin insanını ve etkileşimde oldukları daha nicelerini de saydıklarıma ekleyip hepsini harmanlamak suretiyle eşsiz bir eser ortaya koymuştur.

         Zweig, adeta bir ovanın iki yanında yükselen iki dağın sarmaladığı bir şehir düşleyerek romanının mekansal planını çizmiş gibidir. Bu hayali şehrin merkezinde yer alan ova; bütün dinginliği, sadeliği ve huzuruyla Dickens’tır. Rüzgarların giremediği, hiçbir fırtınanın içeriye sızmayı başaramadığı sukünet şehrinin çevresinde yükselen iki dağ ise Balzac ve Dostoyevski’dir. Yani eserin ya da daha doğru bir tespitle Zweig’in zirveleri benim dağ benzetmesi yapmayı uygun gördüğüm Balzac ile Dostoyevski’dir. Dickens ise; iki zirveyi birbirinden daha net ayırabilmek, bu sarp coğrafyanın mimarisini tamamlayabilmek için esere eklenmiştir sanki. Zirveler arzu, macera, zafer ve umudu simgelerken; bunların tam ortasında alabildiğine uzanan o düz ovanın da gerçeklerden kaçışı, ürkekliği, elindekilerle yetinebilmeyi ifade ettiğini rahatlıkla sezeriz.

        İşte; hayatı boyunca güneşin yalnızca batışını görmeyi başarabilmiş, gün yüzü görememiş Zweig, kendisinin de bir vatandaşı olduğu karanlıklar ülkesinin yamacına kurar çadırını. Yani, Dostoyevski’nin safında yer alır, ne kadar belli etmek istemese de. Güneşin ısısından ve aydınlığından en az faylanabileceği bir kuytuda mevzilenir. Buradan hem karşı yamacında zafer çığlıkları atan Balzac’ı, hem de gündüzün tüm nimetlerinden yararlanan Dickens’ı seyreder. Dostoyevski’yi de “Eğer içerden yaşanmazsa Dostoyevski bir hiçtir.” sözünün gerçekliğini ispat etmek istercesine, aynı acıları yaşamaya çalışarak kavrar. Zaten bu yüzden kitabınının yaklaşık olarak üçte ikisini Dostoyevski’ye ayırmıştır. Bu hüzünlü Rus’un bütün acılarını, kimsesizliğini, hastalıklarını ve bunlardan kaynaklı mahcubiyetini Almanca konuşan kendi yüreğinde en küçük ayrıntısına kadar tekrar yaşamıştır. Kitabında yazdığı her satırı yüreğinde işleyerek kelimelere dönüştürmüştür.

        Üç yazar için de insan ruhunu temelinden sarsan analizler yapar. Yeri gelir kitabına bölüm başlığı yaptığı bu isimlerin yanına başkalarını ekleyerek, onlar üzerinden yeni çözümlemeler yapıp tezlerini daha geniş çerçevede açıklar bizim için. Bir sürü anekdot, bir sürü yaşanmışlık ve çeşitli ütopyalar sunar her sayfada biz okurlara.

        Öyle sanıyorum ki; bize düşen de bu büyük ustanın eserini bir başucu kitabı yapıp, her sıkıştığımızda tekrar tekrar kendisine başvurmak. Bu arada  Üç Büyük Usta’yı okumayı düşünen herkese şimdiden iyi okumalar. Hatta düşünmüyorsanız bile elinize alın bu eşsiz kitabı, sayfalar birbiri ardınca çevrilmeye başlanacaktır zaten…

A.Kadir UYSAL – 21.01.2019

Reklam
A.Kadir UYSAL
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.