Yorgun Şehirler

14.01.2019
161
A+
A-
Yorgun Şehirler

     ” Şehir yorgundu, ben yorgundum, gece yorgundu “

Şehirlerin de insanlara öğretecekleri, hatırlatacakları vardır. Her şehir, üzerindeki insanlar kadar sırrı sinesinde barındırır. Bakabilmesini ve görebilmesini bilene sonuna kadar açar sırlarını. Sevebilmesini bilene sonuna kadar gösterir güzelliklerini. Ama iş nefrete, sevmemeye geldi mi işte orada işin rengi de değişir. Değişir, çünkü bunu da çok iyi yapar şehirler. En ufak bir sevgisizliği gördüğü gibi yapıştırır kendisiyle arana; soğukluğu, nefreti… Bu sefer kaçmak için çırpınır durursun ama nafile. Ya evin veya evliliğin ya işin veya kariyerin ya da imkânların buna izin vermiyordur. O halde geriye tek bir şey kalıyor yaşadığın şehri sevmek. Belki ona koyu koyuya bağlanmamak ama en azından onunla iyi geçinebilmek.

“Şehirlerde insanlara benzer. Gövdeleri, ayakları, dudakları, gözleri vardır, yürekleri vardır, kocaman kocaman elleri vardır.” diyor Ümit Yaşar Oğuzcan.

Doğrudur, şehirler de insanlara benzer. Yorgunlukları, nefes alışları, damarları ve kalbi vardır. Sözleri vardır, günün her saati haykırdığı, çok az insanın duyabildiği ya da duymaya çabaladığı. Anlayanı vardır şehirlerin, anlamayanı…  Seveni vardır, sevmeyeni vardır. Tabi bunların yanında gizli düşmanı da yok değildir hani. Sürekli kendi şehriyle kıyasa tutan, ama oyunu her defasında kendi şehrinden yana kullanan zararsız düşmanlar.
Şehirler gün gelir gitmek isteyene yol, sığınmak isteyene ev olur. Ola ki sebepsizce kaçmak istersen, eteğine asılıp dur diyen de olur. Bozulduysa bir akşam keyfin, seni yeneceğim diye kendine rakip bellediğin de olur. Gün gelir anlaşılmazsan anlayanın olur. Yoldaşsız kalırsın yoldaşın olur, aşkın, sevgin olur…

“Bir kenti kent yapan şey, kapladığı alanın ölçütleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir.”

Doğup büyüdüğümüz şehirlere kolaylıkla laf edemeyiz. Doğduğumuz şehir bizim kutsalımız, ilk göz ağrımızdır. Anılar biriktirmeye ilk bu şehirde başlarız. İyi-kötü anıların tümü bu şehirde zihnimizde yer edinmeye başlar. İlk emeklemelerimiz, ilk aşklarımız, ilk nefretlerimiz…

Hepsi çoğunlukla bu şehirde yaşanmıştır ve bu şehrin mahsulüdür. İçerisi anılarımızla örülü çıkmaz sokaklardır. Bu sokaklarda kaybolmak dahi lütuftur insana ama bir de dışarıdan gelip şehrimize sataşanlar, şehrimiz hakkında ileri geri konuşanlar yok mu? Kimi kıyasıya savunmaya geçer, kimi dışından eyvallah deyip içinden savurur cümlelerini… Derken bir kargaşa alır başını gider. Hal böyle olunca gittiğimiz her şehrin dönüşünde, kendi şehrimizin o okşayıcı yanını, sahiplenici tavrını ararız. Belki de selam verecek bir ahbap, tanıdık bir yüz. Bak ben geldim, beni fark et, diyebileceğimiz yüzler.

Bir de hiç gitmesek bile adı geçince burnumuzun direğini sızlatan şehirler vardır; ailelerimizin memleketleri. Hiç gitmesek dahi anne-babamızın memleketi, köyü de bizim için oldukça kutsaldır.

Dereleri, tepeleri, kuşları, yemekleri zihnimizde salınırken bir huşû kaplar gönlümüzü. Hiç gitmediğimiz o köyün kuş cıvıltısı kulağımızda birikir, hasret olarak düşer gönlümüze. Buna sebep, biz oraları görmesek dahi gözümüzü ailemizin o şehir hakkındaki efsaneleri, menkıbeleri veya hatıralarıyla açışımızdır.

Köyde yaşanan efsaneleri süsleyen olaylar, ağlayan kayalar, babamızın soğuk kış günlerinde ellerinin nasır bağlayıp üşümesi, annemizin çocukluğudur o şehir. Dedemizin sert ama naif tavırları… Bu şehir bizim mâzimizdir, söküp atmaya kıyılmayan, adı her geçtiğinde gönlümüzde ince bir sızıyı barındıran.

“Şehri seviyordu ve kendini yabancı gibi hissetmekten gocunmuyordu, çünkü yüreğinin derinliklerinde hep öyleydi zaten: her yerde yabancı.”

Bunların dışında bir de öğrenciliklerin geçtiği şehirler vardır. İşte bana göre en önemlisi ve yorucu olan şehirler bunlardır.

Çoğu zaman, irili ufaklı yolların birçok küçük bedeni ve büyük ruhu bir şehirde toplaması, hapsetmesi… Şehirlerarasında en zâlim gibi görünenidir öğrenciliğin geçtiği şehirler. Issız bir şehirde bir başınasındır, geldiğinin ertesi günü aileni arayıp bu şehirden apar topar kaçabilir ya da kalıp şehirle ve içerisindekilerle mücadele edersin. İkisi de ihtimaller dâhilindedir. Derken şehirde kalmanla birlikte yalnız başına yabancı bir şehrin sokaklarını arşınlamayı, dört bir yanını saran kalabalığa rağmen öğrenirsin. Şehrin damarlarını ve nefes alışverişlerini daha iyi bellersin. Yine o şehirde öğrenirsin, bazı yolların tek yön olabileceğini. Parkların adını, camilerin o ferahlık veren samimiyetlerinin en çok böyle zamanlarda farkına varırsın. Kitapevlerini, şehrin en sessiz sakin parkları ve banklarını… Gökyüzünün mavisini de yeryüzünün kirlerini de bu şehirde daha iyi anlarsın. Çünkü yalnızlık ve şehirle baş başasındır. Tabi sadece bunlar mı? Dostlukları da çok daha iyi anlamaya başlarsın. Sevgileri, nefretleri de. Birlikte gurbet hayatı yaşamanın verdiği yakınlığı bulursun. Geceleri bir başına yürürken yanına dost bulursun. Ellerine güç, ayaklarına derman bulursun. İftarlarda ailenden ayrı olduğun için burukluğun azalır. Ayağına taş değse hissedenlerin çoğalır… Artık ertesi gün çekip gitmediğin için, kaldığın için memnunsundur. Memnunsundur ama öğrenciliğin geçtiği o küçük şehirde bu sefer de zamana takılırsın. Çünkü zaman artık yolların ayrılma zamanıdır.  Herkesi bir araya getiren yollar ve bu şehir, artık önünüze dikilip sizi kendinden ayırır tüm gücüyle.

Her dost, her arkadaş ve şehir, gün geldiğinde kendi menkıbesine doğru ilerler…

(Not: Bu yazı daha evvel Cümle Âlem Dergisinde yayınlanmıştır.)

ETİKETLER: ,
Okan Erdağı
Okan Erdağı
Süleyman Demirel Üniversitesi - Türk Dili ve Edebiyatı. Otostop, yürüyüş, hikâye.
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.